
“Ülkemizin modernleşme tarihini yazarken kaynak belgeler kadar tutarlı bilimsel bir yaklaşım da gerekmektedir”.
İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 1983
İlk kez 1985 yılında, Paris’te, Paul Dumont ve François Georgeon’un düzenlediği bir kolokyumda İlber Ortaylı ile tanıştım. Kendisi, parlak bir tarihçi ve etkileyici bir entelektüel olarak hafızamda yer etti. Konuşmalarında diller arasında akıcı bir geçiş yaparak, Fransızca tebliğinde Almanca, İngilizce veya İtalyanca kelimelere yer veriyordu. 1990’ların başlarında, yine Paris’te, UNESCO binasındaki başka bir kolokyumda onu dinleme fırsatı buldum. O zamanlar çok sayıda dil bildiğini öğrenmiştim. Osmanlı tarihi üzerine çalışan bir tarihçi olarak, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Latince ve hatta Rusça arşivleri okuma yeteneği, beni derinden etkilemişti. Bu ilginç tavrı ve neredeyse yukarıdan bakan entelektüel duruşu, onun daha fazla dikkat çekmesine olanak tanıyordu.
1990’ların başında, Beşiktaş’taki Mimar Sinan Üniversitesi’nde ders verirken, İlber Ortaylı ile bir belediye otobüsünde karşılaştık. Paris’ten gelen bir tanıdıklık ile Galatasaray Üniversitesi’nde verdiği dersleri izleyip izleyemeyeceğimi sordum. Paris’teki alışkanlıkları İstanbul’da da sürdürmek istiyordum; yani farklı hocaların derslerine katılıp yeni bilgiler edinmek arzusundaydım. Değişik konular hakkında değerli hocalardan bilgi almak, entelektüel yaşamın vazgeçilmez bir parçasıydı. Şanslıydım ki, kendi derslerimde de farklı yaş grubundan öğrencilerle bu ilişkileri uzun yıllar sürdürdüm.
İlber Ortaylı’nın büyük araştırmalara imza atacağını düşünüyordum. Sevdiğim Fransız tarihçileri gibi derinlemesine eserler yazması umudundaydım. Zaten bazı eserler kaleme almıştı ve yeni projeleri de vardı. Ancak İstanbul’un popüler kültürü ve televizyon konuşmaları, bir Fransız araştırmacısının ifade ettiği gibi, bu şehirdeki rehavetin etkisini yansıtıyordu. Neredeyse yüzyıl önce, Georges Dumézil, Mustafa Kemal tarafından İstanbul Üniversitesi’nde ders vermek üzere çağrıldığında, şehrin büyüleyici atmosferine kapıldığını ve araştırma yapma konusunda zorluklar yaşadığını belirtmişti. İlber Ortaylı da belki, bu rahat ortamda daha popüler bir kimlik seçmeyi tercih etmişti. 1990’lı yıllardaki televizyon konuşmaları, TRT2’deki “Gündemde Sanat Var” programındaki Attila İlhan’ın popülerliği ile benzer bir etki yaratmıştı.
İlber Ortaylı’nın eserlerine göz attığımızda, Türkiye’nin “Batılılaşma” süreci çerçevesinde ele aldığı Tanzimat dönemi ve Cumhuriyet tarihinin değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Bu durumu “Batı ve Batılaşma” yerine “Modernleşme” olarak vurgulaması, bu okumanın değerini artırıyor. Ortaylı, Osmanlı’nın Batı ile karşılaşmasının bazı görüşlerin öne sürdüğü gibi bir “şok” olmadığını savunmuştu.
Osmanlı coğrafyası ile Avrupa coğrafyası, yüzyıllar boyunca ekonomik ve siyasi açıdan iç içe geçmişti. Dillerin ve dinlerin mozaik yapısı, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki farklılaşma sürecinin yalnızca bugünkü Türkiye topraklarındaki halkları değil, diğer Müslüman toplulukları da etkilediğini göstermişti. Modernleşmenin bu topluluklar için bir birlik oluşturduğunu vurgulaması, okumanın kıyaslamalı düşünme biçimini ortaya koyuyordu. Ayrıca, bu topraklardaki değişimin yalnızca coğrafi terimlerle değil, din ve dillerin mozaik yapısı ile gerçekleştiğini de belirtmişti. Bu bağlamda, modernleşmenin yalnızca Müslümanları değil, diğer din mensuplarını da benzer değişimlere tabi tuttuğunu ifade etti. Bu nedenle, kendisinin Niyazi Berkes ile kıyaslanmasının ne denli gerçekçi olduğu sorulabilir.
Farklı dinlere mensup halkların tarihinin ortak bir değişime tabi olduğunu vurgulaması, İlber Ortaylı’nın okumasının “kozmo-politik” yönünü ortaya koymaktadır. Ayrıca, yaşanan değişimin yalnızca modernleşme ile başlamadığını, Osmanlı’nın ilk dört yüz yılı içinde dil, din, kültür, örgütlenme biçimi, mali, askeri ve idari yapı gibi alanlarda da değişim geçirdiğini vurgulamıştır. Bu değişimin sadece Batı ile ilişkili olmadığını, toplumların kendi doğası gereği çeşitli değişimlere uğradığını belirtmiştir. Osmanlı’daki 14. yüzyıl dili ile 17. yüzyıl dili arasındaki farklılıkları hatırlatarak, bu değişimin yalnızca edebi alanda değil, bürokratik dilde de gerçekleştiğini ifade etmiştir.
Modernleşmenin, Batı’nın taklidi olarak algılanmasının yanlışlığını da ortaya koymuştur. Bu değişimin bir taklit ya da “mimetizm” ilişkisi olmaktan çok daha fazlası olduğunu, modernleşmenin mevcut değişimin bir evrimi olduğunu belirtmiştir.
Bu tarihi okumalar, Türkiye’nin bugünü ile ilişkilendirildiğinde, belki de Batı kavramı üzerinde fazla zaman harcandığını düşündürtebilir. İlber Ortaylı, Batı’nın bir “medeniyet” tanımı olduğunu belirtmişti. Batı’nın anlamının yalnızca coğrafi bir okuma değil, bilgi ve bilgelikten entelektüel yaşama giden bir yol olduğunu söyleyebiliriz. Tarihçiler bu konuyu tartışmaya devam edecektir. Ancak İlber Ortaylı’nın popüler kültürle ilgili düşüncelerinin yanı sıra, tarih okumasına yeniden bakmanın önemini vurgulamak da mümkündür.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



