
Prof. Dr. Taner Timur
İlber Ortaylı, hayata veda etti ve bu durum, popülaritesinin artmasıyla birlikte onun hakkında çeşitli yorumların yapılmasına yol açtı. Yakından tanıdığım biri olarak, asistanlık sınavı jürisinde yer almış ve aynı akademik ortamda uzun yıllar birlikte çalışmış biri olarak, bu yazıda kendi düşüncelerimi paylaşmak istedim.
***
Öncelikle bir yanlışı düzeltmek istiyorum. İlber, tarih alanındaki kariyerine DTCF Tarih bölümünden değil, 1969 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olarak başladı. Sonrasında fark sınavları vererek DTCF diploması almış olması ayrı bir durum.
***
O dönemde SBF, İstanbul Teknik Üniversitesi ile birlikte oldukça zorlu bir giriş sınavına sahipti. Bu sınavı geçemeyenler arasında, zaman zaman kendi sözleriyle ifade ettiği üzere, Tayyip Bey de bulunuyordu. Keşke kazansaydı ve farklı görüşlerin tartışıldığı o özgür ortamda daha fazla ses duyabilseydi!
***
İlber’in asistanlık sınavını hatırlıyorum; o dönemde bazı komik anekdotlar yaşanmıştı. Jüride Deniz Baykal yer alıyordu ve İlber’e “Söyle bakalım Dilber!” diye sorular yöneltiyordu. Onu dürtmem rağmen, o da bu duruma kayıtsız kaldı. Sınav sonrasında bu durumu hatırladığında oldukça utandığını ve “Ne bileyim? Anneler bazen kız ismi verirler, ben de öyle sandım!” şeklinde bir açıklama yaptığını hatırlıyorum. Böylece İlber, Sina Akşin ve ben, Mülkiye’de Devrim Tarihi ve Kamu Yönetimi dersleri vermeye başladık.
***
Emekli olduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Yüksek Lisans ve Doktora dersleri vermeye başladım. Kısa bir süre sonra Galatasaray Üniversitesi’nden de benzer bir talep geldi. O dönemde YTÜ’de bir dost grubu oluşturmuştum ve onlardan ayrılmak istemedim. Bu öneri daha sonra İlber’e iletildi ve onun Galatasaray kariyeri böylece başlamış oldu.
***
İlber’in akademik yetkinliği üzerine yorum yapmak elbette öğrencilerine aittir. Ancak, onun hakkında yürütülen tartışmalar genellikle siyasi duruşuyla alakalıdır. Yazar, iktidar yandaşlığıyla suçlanıyor ve Tayyip Bey ile olan fotoğrafları gündeme getiriliyor. Ayrıca, aldığı ödüller de hatırlatılıyor.
***
Aslında İlber’in mevcut iktidarı beğendiğine dair bir kanaat taşımıyorum. Rusya’nın soylu bir ailesinden gelen, şehir deyince Saint Petersburg’u hatırlayan biri için Türkiye, taşra olarak algılanıyordu. Sovyet Devrimi sonrası Ankara’ya sığınan Rusların başkenti nasıl bulduklarını sorduğumda, “Ne diyorsun hocam! Anlatılanlara göre düşüp bayılanlar bile olmuş!” şeklinde bir yanıt vermişti.
***
Sığınmacı Ruslar, başkentimizin burjuva kültürüne önemli katkılarda bulundular. Örneğin, kravatsız girilmeyen, menüsünde Fransız ve Rus yemekleri sunan, müzikli ve danslı Karpiç lokantası onların eseriydi. Lokantacılığı iş olarak görmemiş olmalılar, belki de bu işi zorunluluktan yaptılar. Ancak o dönemde başka bir seçenekleri yoktu ve hızla ortama uyum sağladılar. Zamanla, İlber’in babası Kemal Ortaylı da MİT’te görev aldı.
***
Bütün bunlar İlber’in hayatına dair özel detaylar. Ancak onun vefatının “tarih yazıcılığı” tartışmalarını yeniden gündeme getirmesi daha da önemli. Gerçekten de, “kurucu baba” olarak bilinen Heredot’a (M.Ö. 5. yy) kadar uzanan bu disiplinin bilimsel statüsü nedir?
***
Tarihçilik, “Vakayiname” ya da “Kronik” yazarlığı olarak ortaya çıkmış ve hükümdarların söz ve eylemlerinin ifadesi şeklinde gelişmiştir. Bu anlatımda nesnellik yoktu; efsaneler ile gerçek olaylar bir arada sunuluyordu. Ancak ilerleyen yüzyıllarda bu alanda iki önemli kırılma noktası yaşandı.
Bunlardan ilki, Leopold von Ranke (1795 – 1886) tarafından gerçekleştirildi. Ranke, tarih yazıcılığında uydurmacılık ile efsaneleri ayırarak “olayları aynen olduğu gibi (wie es eigentlich gewesen)” ele alma ilkesini getirdi. Diğer bir önemli isim ise Karl Marx’tı; Marx, “emek gücünün metalaşması”, “üretim güçleri”, “üretim ilişkileri” gibi kavramlarla tarihi evrimi dönemlere ayırarak inceleme yöntemi geliştirdi. Hatta Karl Popper, “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı eserinde Marx’ın Marksizm’ini dogmatik Marksistlerden ayırarak onu “dürüst bir düşünür; toplumsal sorunların samimi ve sevecen bir analisti” olarak nitelendirmiştir.
***
Benzer bir düşünceyi Türkiye’de de Prof. Dr. Halil İnalcık “Tarihçilerin Kutbu” başlıklı söyleşisinde ifade etmiştir: “Tarihte sosyal çatışmalar benim araştırma alanım. Tahlillerimde Marksist sosyolojiden de faydalanıyorum, buna göre Marksist damgası vurabilirsiniz.” Ancak İnalcık, aynı zamanda “doktriner” olmadığını da belirtmektedir. Bu durum, Ortaylı’nın İnalcık’ın görüşlerini onaylaması gerektiğini düşündürmüyor.
***
Ortaylı, Marksistlerden ironiyle “Markizler” diye bahseden biri olarak, aslında farklı bir dünyanın insanıydı. Artıları ve eksileriyle, pek sevilmeyenlerin bile ilgisini çeken bir kişilik olarak, Nietzsche’nin “Pek tevazu göstermeyin; inanırlar!” aforizmasına uygun, renkli bir yaşam sürdü ve bu haliyle aramızdan ayrıldı.
Huzur içinde yatsın!
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



