
Televizyonun Türkiye’ye giriş tarihi 70’li yılların başlarına dayanıyor. Bir arkadaşımın anlattığına göre, inançlı bir kadın olan annesi televizyonun karşısına geçtiğinde, ekrandaki insanların da onu izlediğini düşünerek başını ve yüzünü kapatıyordu. Bu durumu gülümseyerek geçiştirmek bir yana, aslında bu kadının ne kadar ileri görüşlü olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Günümüzde cep telefonları aracılığıyla bizleri izleyenler, en mahrem detaylarımızı bilenler ve profesyonel istihbarat dronları gibi pek çok teknoloji ile karşı karşıyayız.
İsrail ve ABD istihbarat servisleri, Tahran’daki kameraları kullanarak hedeflerine ölümcül operasyonlar düzenleyebildi. Bu saldırılarda, hedef alınan ve hayatını kaybedenlerden biri de tanınmış dini lider Ali Hamaney’di. The Economist dergisinde, Hamaney’in ölümünün ardından yayımlanan 3 Mart tarihli yazıyı İngilizce bilen herkese öneririm. Türkçeye çevrildiğini görmedim, ama gerçekten etkileyici bir yazıydı.
Bizdeki medya kuruluşları, gazeteciler ve haber siteleri konuyla ilgili malum bilgilere sahip. Ancak 1-2 istisna dışında, çoğunun referans değeri bulunmuyor; genellikle buradan alınıp taşınan içerikler söz konusu. Sahadan haber geçme iddiasında bulunanlar bile, çoğunlukla kendi görüntülerini öne çıkarma gayretinde.
Gazetecilik konusuna dönecek olursak, yine The Economist’in son sayısının kapağındaki fotoğraf dikkat çekici. AFP için çalışan bir fotoğrafçının çektiği bu kare, Beyrut’ta bir bombanın düştüğü anı yakalamış. Fotoğrafın ışığı, kadrajı ve tüm unsurları mükemmel bir şekilde düzenlenmiş. Bu dehşet verici anın tarihe not düştüğünü söylemek mümkün. Editör de bu önemli anı kapağa taşımayı uygun görmüş.
Ayrıca, üstteki yapay zeka haberinin duyurusu da son derece başarılıydı. Bir yanda böyle örnekler yer alırken, diğer yanda ise kendi değerini abartan “gazeteciler” mevcut. Kendi görüntülerini haberin önüne geçiren kişiler, “ben oradaydım” algısı yaratmaya çalışıyor. Savaşların acımasızlığı bir yana, bu durum daha da üzücü bir hale geliyor.
Bu “ben varım” meselesinin yalnızca gazetecilikle sınırlı olmadığını daha önce de ifade etmiştim. Bu durum, sosyal medya ile değil, daha çok en genel anlamda “Türk olmak” ile alakalı. Örneğin, bir yazar kitabını çıkardığını duyuruyor; yayınevi de aynı şekilde. Kitabı sevenler de paylaşım yapıyor. Ancak yazarın, kitabının kapağını, kendi masasında ya da evcil hayvanlarıyla birlikte defalarca paylaşması, başka hangi ülkede görülüyor? Bu “ben yazdım, gözünüze sokuyorum” tutumundaki yazarların durumu daha da üzücü. Acaba içlerinden biri, kendi durumlarını ele alan bir kitap yazacak mı? Merakla bekliyoruz.
Dünya, herkesin bildiği üzere ciddi bir kriz içerisinde. Ülkemiz de coğrafi konumu nedeniyle bu durumdan fazlasıyla etkileniyor ve daha fazlasını yaşayacak. İçinde bulunduğumuz bu ortamda, “içimizdeki düşmanlar” teması birçok alanda kendini gösteriyor. Dış düşman olmadan bile, birlik ve beraberlikten giderek uzaklaşan bir toplum haline geldik. Özellikle her alanda yaptığımız övünçler ve “karşı” taraflara yönelik eleştiriler, devletin zirvesinden muhalefet edenlere kadar benzer bir dille karşımıza çıkıyor. Sürekli Trump’a eleştirilerde bulunmak yerine, belki de öncelikle kendimize bakmalıyız. Bu noktada aklıma gelen bir söz, “Fazla tevazu gösterme, gerçek sanırlar” oldu. Kendisiyle dalga geçemeyenlerin anlayış seviyesinin oldukça düşük kaldığı görülüyor. Bu konuyla ilgili çıkan son kitabı (Murat Belge – Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay – İletişim Yayınları) ise gelecek hafta değerlendirilebilir.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



