
Tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, bugün başlayacak İBB davası duruşması öncesinde siyasete girmesinin sebeplerini açıkladı. İmamoğlu, “Bu ülkede hala çalışkan, vicdanlı ve sorumluluk sahibi gençler var. Ben siyasete zenginleşmek için girmedim, zaten bir işim vardı. Bu ülkenin daha adil olabileceğine inandığım için siyasete atıldım. Belki bugün zor bir dönemden geçiyoruz ama ben inanıyorum ki bu ülke yeniden nefes alacak. Çocuklar kaygıyla değil, umutla büyüyecek. Hikayem çok basit: Çalışarak büyümüş bir çocuğun yaşadığı yere borcunu ödeme hikayesi… Ve ben o borcu ödemeden durmayacağım” ifadelerini kullandı.
İmamoğlu, Silivri Cezaevi’nde görülecek davanın öncesinde YouTube hesabında bir paylaşımda bulundu. Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi üzerinden paylaşılan mesajında, “Bir yıl sonunda duruşma aşamasına geldik. Bir yıldır haksız yere tutsak haldeyiz. Yarın mahkeme salonunda olacağız ve ben savunma yapmayacağım, yargılayacağım. Duruşma öncesi neden siyasete girdiğimi, derdimin millet olduğunu anlatmak istedim” dedi.
İmamoğlu, sözlerine şöyle devam etti:
“Bazen insanlar bana ‘Sen neden siyasete girdin?’ diye soruyor. Bunun cevabı uzun bir hikaye değil. Hep çalışarak büyüdüm; siyaseti sonradan öğrendim. 5-6 yaşlarımda babamla sabahları dükkan açtığımı hatırlıyorum. Kapıyı besmeleyle açardık, içeri sağ ayakla girilirdi. Önce temizlik yapılır, sonra sabırla beklerdik. O sabah disiplinleri, insanın karakterini şekillendirir. Çocukluğumu çalışarak geçirdim; toprak belledim, fındık topladım, tütün kırdım. Annemin ürettiği ürünleri sattım. Evde kadınlar da çalışırdı. Annem, güçlü ve ekonomikti. Emeğin cinsiyeti olmadığını çocuk yaşta gördüm. Okuma yazma öğrenmeden önce hesap tutmayı öğrendim. Tezgahta, bir ürünü tartarken biraz fazla koymayı öğrendim. Amcam, ‘Az koyarsan müşteri kaybedersin. Biraz fazla koyarsan dua alırsın’ derdi; bu söz hayatımda çok yer etti.
İstanbul’a geldiğimiz yıllar oldukça zorlayıcıydı. Körfez krizi ve ekonomik sıkıntılar mevcuttu. Babam yeni bir şehirde iş kurmaya çalışıyordu. Ben de üniversite okuyordum ve inşaatların başında dolaşıyordum. Günde 10-12 toplu taşıma değiştirerek şehri geziyordum. Projeleri anlatıyor, ev satmaya çalışıyordum. Gençtim, yorulmuyordum. Ancak asıl mesele yorgunluk değil, inanmaktı. O dönemde şunu öğrendim: Bir işletmede patron olmak değil, çalışanla birlikte çalışmak önemlidir. Akaryakıt istasyonunda gece nöbet tuttuğum günleri asla unutamam. Araçların camını temizlerdim. Beni oranın sadece çalışanı zannederlerdi. Babam beni diğer çalışanlardan ayırmazdı. Liyakat dediğimiz şey orada başladı.
“Çocuklar kaygıyla değil umutla büyüyecek”
Siyasete gelince… Ben bir sabah kalkıp ‘Siyaset yapayım’ demedim. Beylikdüzü’nde yaşıyordum. Şehir büyüyordu ama ruhu yoktu. Plansızlık ve kimlik eksikliği vardı. İnsanların aidiyet hissedeceği bir yer hayal ettim; çocukların parkta güvende olduğu, insanların kültürle buluştuğu bir kent. 2008’de siyasete girdim. Ön seçim istedim, kaybettiğim dönemler oldu, aday gösterilmediğim zamanlar oldu ama küsmedim. 2014’te kazandık. Bunu nasıl başardığımızı biliyor musunuz? Sabah 6’da başlayıp gece 2’ye kadar süren bir tempoyla her sokağa girerek, her eve dokunarak. Çünkü siyasetin nabzı sokakta atar. Bunu çok erken öğrendim. Belediye başkanı olduğumda, insanların bu kente ait hissetmelerine önem verdim. Yaşam vadileri, kültür merkezleri açtık, dayanışma evleri kurduk, gıda bankası oluşturduk. Ama yaptığımız şey beton değil, bağ kurmaktı.
İstanbul’da da aynı yaklaşımı benimsedim. Sokağa çıktım, dinledim. Bir çocuğun ‘Anneme iş bulur musun?’ dediği anı hiç unutmuyorum. İlkokul çağındaki bir çocuk ‘kaygı’ kelimesini bilmiyor ama kaygıyı yaşıyor. Siyasette kalma sebebim o cümledir. Bugün yaşadıklarımız herkesin gözleri önünde. Üç kuşaktır büyüyen aile şirketimize kayyum atandı. 77 yaşındaki babamın emekli maaşına el konuldu. Bu mesele şahsi değil. Benim meselem şudur: Eğer hukuk keyfi hale gelirse kim güvende kalır? Mülkiyet hakkı, insanın emeğinin karşılığıdır. Bir ülkede hukuk zayıflarsa ekonomi de zayıflar ve kaçar. Bunu bir siyasetçi olarak değil, bir iş insanı olarak söylüyorum. Peki umutsuz muyum? Hayır. Çünkü bu ülkede hala çalışkan insanlar, vicdanlı bireyler ve sorumluluk sahibi gençler var. Ben siyasete zenginleşmek amacıyla girmedim. Zaten işim vardı. Bu ülkenin daha adil olabileceğine inandığım için siyasete girdim. Belki bugün zorlu bir dönemden geçiyoruz; ancak ben inanıyorum ki bu ülke yeniden nefes alacak. Çocuklar kaygıyla değil, umutla büyüyecek. Hikayem çok basit: Çalışarak büyümüş bir çocuğun yaşadığı yere borcunu ödeme hikayesi… Ve ben o borcu ödemeden durmayacağım.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



