
Tacan İldem, Büyükelçi (E)
Savaşların sebeplerini analiz etmek genellikle mümkündür; ancak sonuçlarının nasıl şekilleneceğini tahmin etmek çoğu zaman daha zordur. Günümüzde ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş da bu belirsizliği gözler önüne sermektedir. Hem savaşın nihai amacı hakkında ciddi soru işaretleri mevcut, hem de bu çatışmanın ne şekilde ve ne zaman sonlanacağına dair kafa karışıklığı hâkimdir.
İran ile ABD ve İsrail arasındaki çatışma, sadece yeni bir bölgesel sorun olarak ele alınamaz. Bu durum, küresel dengeyi, enerji piyasalarını, NATO’nun caydırıcılığını ve Avrupa Birliği’nin jeopolitik iddialarını etkileyen çok boyutlu bir tabloyu ortaya koymaktadır. Geçtiğimiz haftaki yazımda değindiğim konuları destekleyecek bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.
İran: Köklü bir devlet geleneği
İran, 2500 yıllık bir geçmişe ve güçlü bir devlet geleneğine sahip bir ülkedir. Pers İmparatorluğu’ndan günümüze kadar uzanan tarihi miras, İran’ın siyasi kültürünü ve kurumsal yönetim kapasitesini şekillendiren temel etkenlerden biridir.
Bugün İran’daki otoriter yönetimin toplum üzerindeki baskıcı etkisi ve masum insanların yaşamlarını yitirmesine neden olan “eli kanlı” yapısı unutulmamalıdır. Son yıllarda genç kuşakların öncülüğündeki protesto hareketleri, değişim talebinin güçlü bir şekilde var olduğunu göstermektedir.
Halihazırdaki rejimin eleştirileri ne olursa olsun, bu durum İran devletinin kurumsal kapasitesine dair gerçekleri değiştirmemektedir. 1980’lerde İran-Irak savaşı sırasında, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Nüzhet Kandemir’in özel temsilcisi olarak iki ülke arasında mekik diplomasisi yürüttüğüm dönemde, devletin güçlü altyapısını gözlemleme fırsatım oldu.
Ayrıca, İran’ın siyasi tarihinde dış müdahale algısının, farklı toplumsal kesimlerde birleştirici bir etki yarattığı bilinmektedir. Rejime karşı güçlü eleştiriler ve protestolar olsa da, dışarıdan gelen askeri veya siyasi baskılar, İran toplumunda ulusal dayanışmayı artırabilmektedir. Dolayısıyla, ABD ve İsrail’in Ayetullah Hamaney’in öldürülmesi ve savaşın ülke altyapısına vereceği hasar üzerinden halkın rejim değişikliği talep edeceği yönündeki beklentileri, tarihsel dinamikleri göz ardı ettiklerini göstermektedir.
İran’ın nükleer programı bağlamında, rejimlerin değişmesine rağmen devletin stratejik reflekslerinde bir süreklilik olduğu görülmektedir. Şah döneminde nükleer teknolojiye yatırım yapılmışken, 1979 İslam Devrimi sonrası nükleer dosya bir süre geri plana itilmiştir. Ancak zamanla bu konu tekrar önem kazanmıştır. Başka bir deyişle, İran’da nükleer program sadece bir rejim tercihi değil, daha geniş bir devlet perspektifinin ürünüdür. ABD ve İsrail’in çoğu zaman göz ardı ettiği gerçek de budur; rejim değişse bile İran’ın stratejik kapasite arayışı devam edecektir.
2008 yılında Gürcistan’a karşı başlattığı savaşla hızlı sonuçlar alan Rusya’nın, 2022’de Ukrayna’ya karşı benzer bir beklentiyle başlattığı savaşın beşinci yılına girdiği gözlemlenmektedir. Trump Yönetimi de İran’da kısa sürede başarı elde edeceğini düşünebilir; ancak Tel Aviv’in izlediği politikada, İran’ın Venezuela ile aynı düzeyde değerlendirilemeyeceği gerçeği dikkate alınmamaktadır.
Savaşın ilk günlerinde yaşanan olaylar, İran’ın askeri karar alma süreçlerinde bazı aksaklıkların olabileceğini düşündürmektedir. Merkezi komuta zincirinin zayıflaması nedeniyle, İran Devrim Muhafızları’nın bazı unsurlarının daha bağımsız hareket ettiği değerlendirmeleri yapılmaktadır. Türkiye yönüne ateşlenen balistik füzelerin yarattığı endişe de bu tür bir komuta ve kontrol yapısındaki bozulmanın bir sonucu olabilir. Ancak Türkiye’ye yönelik eylemin kabul edilemez olduğu açıktır.
Washington ile Tel Aviv arasındaki mesafe
ABD’nin Trump döneminde izlediği politikalar, giderek İsrail’in güvenlik öncelikleri ile örtüşmeye başlamıştır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun uzun zamandır savunduğu İran karşıtı sert strateji, Washington’un politikaları ile paralellik göstermektedir. Trump Yönetiminin Ortadoğu politikalarında İsrail’in rolü belirginleşmiş, bu durum ABD’nin uluslararası görünümünü zayıflatmıştır.
Netanyahu’nun askeri yöntemlerle Ortadoğu’daki güvenlik mimarisini yeniden şekillendirme çabası, bölgedeki gerilim kaynaklarından biri haline gelmiştir. Washington’un İsrail’in peşinden sürüklendiğine dair eleştiriler, uluslararası alanda ve ABD iç politikasında daha fazla seslendirilmektedir.
Lübnan’da insani kriz
Bölgedeki gerginliğin en dramatik yansımalarından biri Lübnan’da yaşanmaktadır. İsrail, Hizbullah’ı hedef alarak saldırılarını Beyrut’un güneyinden şehir merkezine kadar genişletmiştir.
Bu saldırılar sonucunda 850.000’den fazla kişi yerinden edilmiştir ve çok sayıda sivil yaşamını yitirmiştir. Gazze’deki trajediye benzer bir durum Lübnan’da da hızla gelişmektedir.
Netanyahu hükümetinin izlediği bu politika, yalnızca askeri hedeflerle açıklanabilecek bir durum değildir. Yolsuzluk iddialarının yarattığı baskıyı gizlemek amacıyla yürütülen bu politikalar, Netanyahu ve hükümetini uluslararası hukukun ihlali noktasına sürüklemiştir. Sivillerin hedef alınması, insanlık suçunun açık bir göstergesidir. Trump’ın Netanyahu’ya yaptığı affetme çağrısı ise ibret vericidir.
Savaşın yürütülme biçimi
Günümüzde dikkat çeken bir başka sorun, savaşın yürütülme biçimidir.
Modern uluslararası sistem, savaşların belirli kurallar çerçevesinde yürütülmesini öngörebilecek normlar geliştirmiştir. Ancak son gelişmeler, bu kuralların giderek daha fazla göz ardı edildiğini düşündürmektedir.
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in açıklamaları, bu tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Hegseth’in çatışmayı bir video oyunu gibi anlatan ifadeleri, insani boyutun göz ardı edilmesine yol açmıştır.
Uluslararası hukuku hiçe sayarak savaş başlatan ve masum insanların ölümüne neden olan ABD ve İsrail’in yarattığı tehlikeli örnek ile, yıllardır baskıcı bir rejim altında yaşayan İran’ın durumu, bizleri ahlaki bir ikilem içine sokmaktadır. Trump’ın çevresinde aklıselim sahibi bireylerin eksikliği, bu süreci daha da riskli hale getiriyor. Senatör Lindsey Graham’ın müttefikleri eleştirirken, Washington’un niyetleri konusunda önceden bilgilendirilmediklerini göz ardı etmesi dikkat çekicidir.
Avrupa Birliği ve transatlantik ilişkiler
Ortadoğu’daki kriz, transatlantik ilişkiler açısından da önemli bir sınav vermektedir. Avrupa Birliği’nin “jeopolitik oyuncu olma” iddiası sıkça dile getirilse de, uygulamada bu durum pek de karşılık bulmamaktadır. Ortadoğu’daki gelişmelere karşı sergilenen tutumlar, AB’nin inandır
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



