
İran üzerindeki kriz, Avrupa’nın gerçek yüzünü gözler önüne seriyor. Madrid, uluslararası hukukun önemini vurgularken, Berlin askeri refleksleri artırma yoluna gidiyor. Kıtanın geleceği, bu iki farklı siyasi düşüncenin çatışmasına sahne oluyor.
İspanya’nın Başbakanı Pedro Sánchez, geçtiğimiz hafta televizyon üzerinden yaptığı açıklamada “İran’da savaşa hayır!” ifadesini yineledi.
Ancak, bir gün önce ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in önünde, İspanya’nın iki askeri üssü kullanmasına izin vermediği için sert bir dille eleştirerek, ticaretle ilgili kesintilerde bulunacağına dair tehditte bulunmuştu. Merz, bu duruma tepki vermedi.
Sánchez, Trump’a karşı duruşunu değiştirmedi ve eleştirilerinde kararlı kaldı.
Sánchez, Trump’a ‘hayır’ diyen ilk Avrupalı lider olmayabilir; Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen de Grönland meselesinde benzer bir tavır sergilemişti. Ancak, o durumda doğrudan bir tehdit söz konusuydu ve diğer Avrupalı liderler Frederiksen’in arkasında birleşmişti.
Sánchez’in bu duruşu, ilkeleri ve Trump’la olan ideolojik farklılıkları nedeniyle ortaya çıkarken, bu kez diğer Avrupalı liderlerin desteğinden yoksun kaldığı görülüyor.
Avrupa’nın vicdanı Madrid
Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla yeni bir savaşın eşiğine gelirken, Avrupa başkentlerinden gelen tepkiler kıtanın bölünmüşlüğünü gözler önüne seriyor.
Avrupa Birliği, yıllardır kendisini “barış projesi” olarak tanıtıyor. Ancak kriz anlarında, bu söylemin ne kadarının gerçek ilke, ne kadarının propaganda olduğu belirginleşiyor.
Günümüzde Avrupa’da iki farklı siyasi yaklaşım var. Birisi diplomasi ve uluslararası hukuku savunan bir çizgi, diğeri ise güç politikaları, silahlanma ve Atlantik ittifakına koşulsuz bağlılık üzerine kurulu.
Bu iki yaklaşımın en belirgin temsilcileri ise İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ile Almanya Başbakanı Friedrich Merz. Aynı kıtanın liderleri, adeta iki farklı Avrupa’nın simgesi haline gelmiş durumda.
Madrid’in siyasi aklı
Pedro Sánchez, son yıllarda Avrupa siyasetinde giderek azalmakta olan bir geleneği temsil ediyor: Barış ve diplomasiyi öncelikli kılan bir liderlik. İran krizine dair açıklamalarında Madrid yönetimi, askeri tırmanmanın bölge için felaket olacağına dikkat çekiyor ve diplomasi kanallarının açık kalması gerektiğini vurguluyor.
Bu yaklaşım, Sánchez’in liderlik yaptığı İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin geleneğiyle de uyumlu. Sosyal demokrasi, Avrupa’da her zaman uluslararası hukuk, çok taraflı diplomasi ve siyasi çözüm arayışlarını savunmuştur.
İspanya’nın tarihsel hafızası, bu yaklaşımı pekiştiriyor. Franco diktatörlüğünden kurtulmuş bir ülke, savaşın ve otoriterliğin ne demek olduğunu iyi biliyor. Bu nedenle Madrid yönetimi, uluslararası krizlerde askeri şovlardan ziyade siyasi çözümleri önceliyor.
Kısacası, Sánchez’in Avrupa vizyonu basit: Avrupa’nın gücü, silahlarından değil, diplomasiden kaynaklanmalıdır.
Berlin’in siyasi dili
Ancak Berlin’den gelen mesaj oldukça farklı.
Friedrich Merz yönetimindeki Almanya, İran krizine diplomatik bir bakış açısıyla değil, güvenlik ve güç politikası perspektifiyle yaklaşmakta. Washington ile tam uyum, NATO’ya sıkı bağlılık ve askeri kapasitenin artırılması, Berlin’in yeni siyasal dilini oluşturuyor.
Merz’in temsil ettiği yaklaşım, Almanya’nın muhafazakâr ana akımını oluşturan Hristiyan Demokrat Birliği içinde son yıllarda giderek sertleşen Atlantikçi eğilimin bir sonucu olarak öne çıkıyor.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa’da tartışılan “stratejik özerklik” fikri, şu an Berlin’de neredeyse terk edilmiş durumda. Almanya, yeniden klasik güvenlik reflekslerine dönmekte: daha fazla silah, daha güçlü bir ordu ve daha sıkı ittifaklar kurma yolunda ilerliyor.
Sorun şu ki, bu yaklaşım Avrupa’yı bir diplomasi gücü olmaktan çıkararak, küresel askeri blokların bir parçası haline getiriyor.
İki Avrupa arasında
Pedro Sánchez ile Friedrich Merz arasındaki fark, sadece iki liderin karakter farklılığından ibaret değil. Bu, Avrupa’nın hangi yöne gideceğine dair bir tercih meselesi.
Birinci yol, Madrid’in temsil ettiği Avrupa…
Diplomasi, sosyal devlet ve uluslararası hukuk…
İkinci yol, Berlin’in temsil ettiği Avrupa…
Silahlanma, güvenlik politikası ve Atlantik blokuna tam bağlılık…
Birinde siyaset hâlâ aklın alanı, diğerinde ise güvenlik korkuları belirleyici hale geliyor.
Avrupa’nın gerçek sınavı
İran krizi, Avrupa için yalnızca bir dış politika meselesi değil; aynı zamanda Avrupa’nın kimli
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



