Iran: Tarih, Devrim ve Despotluk Üzerine

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Iran: Tarih, Devrim ve Despotluk Üzerine

Charles-Louis de Secondat, baron de La Brède et de Montesquieu, 18. yüzyılın ilk yarısında hem kendi dönemini hem de günümüzü derinlemesine irdeleyen “İran dersleri” vermiştir. (Bu dersler, lise müfredatımızda da yer alıyordu!)

Montesquieu, İran’dan çok, İranlı bir bakış açısıyla Batı’yı ele alıyordu. “İran Mektupları”, adeta “İran masalları” olmuş; Paris’e gelmiş bir İranlının, memleketindeki yakınlarıyla mektuplaşmaları, Fransa ve Avrupa’daki sistemin eleştirisini oluşturmuştur.

Hukukçu düşünürün “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eseri, “İran Mektupları”ndan oldukça sonra yazılmıştır.

Günümüzde de “İran” çok şey ifade ediyor. Bu bağlamda, oraya dair, buraya dair ve Batı’ya dair pek çok konu gündeme geliyor. Perslerden günümüze kadar uzanan bir tarihsel kesitte, durumu ele almak ilginçtir.

20. yüzyıl, İran’ın “seküler görünümlü” bir despotluktan, Batı’nın hegemonyasından Musaddık yönetimi döneminde “kısmen demokratik ama milli” bir şekilde sıyrılma çabasını, “emperyalizm”in petrol üzerindeki tahakkümünü kaybetme korkusuyla gerçekleştirdiği darbeyle yeniden kurulan despotik yapıyı gözler önüne seriyor.

Bu dönemin “birinci mektubu” olarak değerlendirilebilir. “İkinci önemli mektup” ise, tarihe “İran Devrimi” olarak geçen halk ayaklanmasıdır: Mollalar, Çarşı ve komünistler de bu süreçte rol oynar. Bu “mektup”un bizdeki ilk yansıması ise “halk korkusu” olur.

“İran Devrimi” ile önemli bir müttefikini, Şah’ı kaybeden Batı, ABD’nin başarısız çabaları ve CIA’nın “rehine krizi-helikopter skandalı” ile 1980 ortasına kadar hayal kırıklığı yaşamıştır. Sovyetler Birliği hala varlığını sürdürmektedir. Türkiye’de ise “sağ-sol çatışması” olarak adlandırılan karmaşa ve güvensizlik durumu, bir bilmece gibi belirsizliğini korumaktadır.

“Kıbrıs harekâtı” ile Yunanistan’ı faşizmden kurtaran Türkiye, bir yıl önce Şili’de “demokratik” Allende yönetimine karşı yapılan CIA darbesiyle, “Evren-cuntası-burjuvazi-IMF” desteğiyle sıkıştığı bir duruma girer. Faşist diktatörlükten çıkan Portekiz, İspanya ve Yunanistan hızla “Avrupa’nın bağrı”na alınırken, Türkiye, ABD-IMF zinciriyle bağlanır: “Ekonomik istikrar, piyasa ekonomisi, solun ezilmesi” gibi bir çerçevede.

“İran Devrimi mektubu” burada “12 Eylül darbesi” olarak karşılık bulur.

“Üçüncü önemli mektup” ise, bir “devrim” ile kurulan yeni “İran düzeni”nin hızla “müttefiki sol”u tasfiye etmesi ve “milli, tecrit edilmiş” bir Molla rejimi olarak ortaya çıkmasıdır. ABD ve müttefiklerinin, Saddam’ı silahlandırarak İran’a saldırtma çabası da başarısızlıkla sonuçlanır.

“Dördüncü önemli mektup” ise, ambargolarla sıkışan ve direncini artırmaya çalışan rejimin öyküsüdür. İsrail ve Körfez ülkeleri, İran’a karşı güçlendirilirken, ABD himayesinde bu durum sürmektedir.

Sonrasında, “beşinci önemli mektup” olarak adlandırılabilecek bir durum ortaya çıkar: Kadınlar, gençler ve halkın bir kesimi, rejimin tahakkümüne karşı koyma sınırlarını zorlar. Ayaklanmalar, rejimi sarssa da kanlı bir şekilde bastırılır. Bu, despotluktan bir başka despotluğa geçişin belgesidir ve ABD-İsrail saldırısından önceki mektuptur.

Bu “mektup”, ABD ve İsrail’e rejimin kırılganlığını, bombalar ve füzeler eşliğinde, önemli “hedef liderler”in öldürülmesi ile halk ayaklanmasının başarıya ulaşacağı hayalini kurdurur. Zira, “Rus İhtilali” yani “Sovyet Devrimi” bile bir bakıma “savaş sayesinde” ve “savaş yüzünden” gerçekleşmemiş midir?

“Altıncı mektup” ise, hayal kırıklığı sayfasını yazmaktadır. “Az önce ayaklanan” İran halkı, bombalar, füzeler ve ABD-İsrail saldırılarına rağmen, ülkesine sahip çıkar. Bu “mektup”, Batı’ya olduğu kadar, despotik İran rejimine de bir mesaj niteliği taşımaktadır.

Batı’da, bu “mektup” bir yere ulaşmıştır elbette: Irak’a saldırıya “balıklama” atlamış olan Avrupa, “NATO müttefikleri” bu ABD-İsrail saldırganlığına ortak olmaktan kaçınmaktadır. “Solcu” hükümetin İspanya’sından “sağcı” hükümetin İtalya’sına kadar geniş bir yelpazede bu durum gözlemlenmektedir.

İspanya hükümeti ve başbakanının “kişilikli, tutarlı” tavrı dışında, bir başka korku kaynağı daha vardır: Kendi halklarının önemli bir kısmının muhalefeti. Gazze “soykırımı” ile başlayan ve şiddetlenen “enternasyonal vicdan”, ya da sık kullandığımız tabirle “Vicdan Enternasyonali” bu durumu vurgular.

Montesquieu, “İran mektupları” ile esasen bir rejim eleştirisi yapıyordu. “Kuvvetler ayrılığı”na dair kavramlar, cumhuriyet, monarşi ve despotluk tanımlarıyla derinlemesine bir analiz sunuyordu.

Son bir asırdan daha kısa bir zaman dilimindeki “İran mektupları”, despotluğun gücü kadar, halkın direniş gücünü, emperyalizmin arsızlığı ve saldırganlığına karşı bir halkın bağımsızlık mücadelesini yazmaktadır. Türkçe’ye nasıl tercüme ederseniz edin!

Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, İranlı büyük yönetmen Cafer Panahi’nin, “rejim düşmanı” olarak hapsedildiği ve film yapmasının yasaklandığı İran’a, ABD-İsrail saldırısı üzerine dönüşüdür belki de.

Cafer Panahi

Son büyük filmi, gizlice çektiği “Görünmez Kaza”, siyasi mahkumları, rejimin despotluğunda işkence görenleri ve onların “intikam alıp almama” ikilemini ele alıyor…

Panahi, ülkesine “Türkiye üzerinden” dönmeyi tercih etti. Bu “simgesel ruh”tan belki de burada bir şeyler bırakmıştır!

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın