İsrail Seçimlerinde Türkiye’ye Yönelik Tehditler

Haber MerkeziHaber Merkezi
2 okunma
İsrail Seçimlerinde Türkiye’ye Yönelik Tehditler

İsrail, Ekim 2026’da gerçekleştirilecek genel seçimler öncesinde, ülke siyasetinin temel dinamiklerinden biri olan “dış tehdit üretimi” stratejisini yeniden devreye sokmuştur. İran’ın askeri gücünün zayıflatılması ve Hizbullah’ın hareket alanının kısıtlanmasıyla birlikte, İsrail’in siyasi elitleri güvenlik odaklı mobilizasyonlarını sürdürmek için yeni bir düşman arayışına girmiştir. Bu bağlamda, hedef olarak Türkiye öne çıkmaktadır. Ankara, İsrail’in iç siyasi rekabetinde hem stratejik bir güvenlik sorunu hem de muhafazakâr-sağ seçmeni bir araya getiren önemli bir seçim malzemesi olarak kullanılmaktadır. Başbakan Benjamin Netanyahu ve rakiplerinin Türkiye karşıtı söylemleri, seçimler yaklaşırken daha da artmakta, uluslararası alanda sıkışan işgalci Siyonist rejim ise bu kışkırtmalara karşı sahada stratejik ve asimetrik yanıtlar üretmektedir.

Seçim Takviminde Türkiye

Netanyahu’nun Türkiye’yi hedef alan açıklamaları, yalnızca münferit diplomatik gerilimlerin bir yansıması değil, aynı zamanda seçim takviminin önemli aşamalarına göre planlanmış sistematik bir kampanyanın parçası olarak değerlendirilebilir. Bu kampanyanın ilk somut adımı Şubat 2026’da atılmıştır. Netanyahu, Hindistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni kapsayan bir “ittifaklar altıgeni” oluşturduğunu duyurmuş ve bu yapıyı, bölgesel nüfuzu azalan Şii eksenine karşı bir güvenlik kalkanı olarak tanımlamıştır. Bu hamle, Türkiye’yi İsrail sağ siyasetinde çevreleme stratejisine dahil etme çabası olarak yorumlanabilir. Aynı dönemde Netanyahu’nun en güçlü rakibi Naftali Bennett, hükümeti “pasif kalmakla” eleştirerek, Tahran tehdidiyle birlikte Ankara’nın düşmanlığına da eş zamanlı yanıt verilmesi gerektiğini savunmuştur.

Söylemin seçim malzemesi haline geldiği ikinci aşama ise Ağustos 2026’da yaşanmıştır. Likud Partisi ön seçimlerinin ardından yayımlanan kampanya görsellerinde, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İranlı yetkililer ve diğer bölgesel aktörlerle aynı afişlerde yer almış, İsrail’in varoluşsal düşmanları arasında gösterilmiştir. Bu söylem, askeri alana da taşınarak, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Üssü’ne düzenlediği saldırılar ve Netanyahu’nun “Türk askeri varlığının güneye genişlemesine izin vermeyeceğiz” şeklindeki açıklamalarıyla pekiştirilmiştir.

Söylemsel tırmanmanın üçüncü ve en sert aşaması ise Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda gerçekleşmiştir. Seçimlere bir aydan az bir süre kala, Netanyahu, Türkiye’yi antisemitizmi yayan bir aktör olarak tanımlamış ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sert eleştirilerde bulunmuştur. BM konuşmasının ardından, İsrail basınında Türkiye aleyhine uluslararası hukuki süreç başlatılması talimatı verildiğine dair haberlerin yayınlanması da yine seçim odaklı bir algı yönetimi çerçevesinde değerlendirilmelidir. İsrail’in Ermeni iddialarını tanıma girişimleri ve Doğu Akdeniz’deki askeri tatbikatlarıyla birleştirildiğinde, Netanyahu hükümetinin seçim gününe kadar Türkiye karşıtlığını artırma niyetinde olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

Söylemin Siyasi ve Toplumsal Karşılığı

İsrail iç siyasetinde üretilen Türkiye karşıtlığının toplumsal ve siyasal zeminini iki ayrı düzeyde incelemek mümkündür. Elit düzeyinde, Türkiye karşıtlığı geniş bir mutabakat zeminine dönüşmüştür. Netanyahu ile muhalefet liderleri arasındaki rekabet, Türkiye tehdidine kimlerin daha sert yanıt vereceği üzerine şekillenmiştir. Bu durum, İsrail siyasal elitinin toplumu sürekli bir “varoluşsal kriz” hissiyatı içinde tutarak konsolide etme vizyonunu yansıtmaktadır. Bölgesel dengeler değiştiğinde düşman figürlerinin yerinin de kolayca değişebileceği görülmektedir. Daha önce İran ve Hizbullah üzerinden yürütülen güvenlikçi mobilizasyon, şimdi Ankara’nın bağımsız ve bölgesel nüfuzunu artıran dış politikası hedef alınarak sürdürülmektedir.

Toplumsal düzeyde ise tablo daha karmaşık bir yapıdadır. İsrail kamuoyu, uzun yıllar süren güvenlik eksenli anlatılar nedeniyle dış tehdit söylemlerine oldukça duyarlıdır. Güvenlik araştırmaları enstitülerinin (INSS ve Mitvim) verileri, askeri yöntemlere verilen desteğin parti çizgilerini aştığını göstermektedir. Ancak buna rağmen, Türkiye henüz İsrail halkının birincil güvenlik endişeleri arasında ilk sıralarda yer almamaktadır. Anketler, İsrail kamuoyunun büyük çoğunluğunun hala Lübnan’ı (yüzde 80) ve İran’ı (yüzde 76) ana tehditler olarak gördüğünü, Suriye’ye yönelik güvenlik kaygılarının ise yüzde 32 seviyesinde kaldığını ortaya koymaktadır. Bu veriler, Netanyahu ve ekibinin Türkiye’yi Suriye üzerinden bir tehdit olarak sunma çabasının belirli bir karşılığı olduğunu, ancak birincil korku unsuru haline gelmediğini göstermektedir.

<p2019'daki dönemde, İsrail toplumunun çoğunluğunun Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesini desteklediği bir süreçten, bugün Türkiye'nin ortak bir hasım olarak kodlandığı bir evreye geçilmesi, medya ve siyasetin yürüttüğü algı operasyonlarının başarısını göstermektedir. Bazı liberal çevreler ve köşe yazarları, Netanyahu'nun seçim uğruna Türkiye gibi bölgesel bir güçle çatışma riskini almalarını tehlikeli bulmakta ve bu söylemin Türkiye'yi potansiyel bir düşmandan gerçek bir hasma dönüştürme riski taşıdığına dikkat çekmektedir. Ancak, seçim aritmetiğinin sıkıştığı bir ortamda, bu uyarılar sağ-popülist söylemin gölgesinde kalmaktadır.

Ankara’nın Stratejik Sabrı

Türkiye’nin İsrail’den gelen sistematik kışkırtmalara yanıtı, derin bir stratejik akıl ve asimetrik sabır prensibi ile şekillenmektedir. İsrail’in asıl hedefi, Ankara’yı doğrudan bir gerilimin ve potansiyel bir askeri çatışmanın içine çekmektir. Yolsuzluk davaları ve uluslararası baskılarla köşeye sıkışan Netanyahu iktidarı, Türkiye ile yaşanacak bir sıcak temas üzerinden İsrail kamuoyunu bir araya toplamayı hedeflemektedir. Türkiye’nin vereceği sert bir askeri karşılık, Netanyahu’nun Türkiye tehdidi tezini doğrulayacak ve onu yeniden ‘koruyucu’ konumuna getirecektir. Ancak Ankara, Netanyahu’nun bu oyununu doğru analiz etmekte ve bu provokasyona gelmemektedir. Bunun en belirgin örneği BM Genel Kurulu’nda ortaya çıkmıştır; Netanyahu’nun Türkiye’yi hedef alan konuşmasına karşılık, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Netanyahu’nun ismini dahi anmamıştır. Bu tutum, karşı tarafın tepkisi üzerine kurulu bir seçim kampanyasını sürdürmek isteyen bir siyasetçiye muhatap statüsü tanımama ve onun en çok ihtiyaç duyduğu siyasi malzemeyi elinden alma stratejisini yansıtmaktadır.

İsrail’in Suriye’deki Türkiye kontrol bölgelerine yönelik provokatif hamlelerine karşı Türkiye, askeri misilleme imkanlarını ve uluslararası hukuktan doğan haklarını saklı tutarak soğukkanlılığını korumuştur. Bu yaklaşım, Ankara açısından bir zafiyet değil, stratejik bir irade göstermektedir. Bu nedenle Türkiye, İsrail yayılmacılığına karşı vereceği yanıtın Netanyahu’nun seçim takvimine hizmet edecek bir tırmanışa dönüşmesine izin vermemektedir.

Türkiye, bu süreçte pasif kalmak yerine kendisini ve bölgeyi uzun vadeli bir caydırıcılık zeminine hazırlamayı hedeflemektedir. Diplomatik alanda, İsrail’in saldırganlığını Uluslararası Ceza Mahkemesi ve BM nezdindeki hukuki girişimlerle sınırlamaya çalışan Ankara, sahada ise bölgesel ittifak ağlarını derinleştirmektedir. Bölge ülkeleri ile yapılan

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın