
Sıcak bir Temmuz gecesi, bir doktorun telaşlı adımları Koca Sinan’ın avlusundan geçiyor. Gece yarısını yirmi dakika geçmiş. Ben Süleymaniye Doğumevi’nde doğuyorum. Sevgili okuyucu, bu yazı oldukça kişisel. İstersen burada okumayı bırakabilirsin. Hikaye, İstanbul’un hayatımdaki yansımaları üzerine. Doğduğum günden bu yana bu şehri çok sevdim. İstanbul’u bir canlı olarak algılıyorum; nefes alır, şarkı söyler, birçok farklı kokusu vardır. Rengarenk, hem de ‘rengahenk’tir. Hatıralarım her zaman İstanbul ile dolu, hatta şehrin çok uzağındayken bile. Hatıralarımız beynimizde kronolojik bir sıraya sahip değil. Nerede biriktiklerini ve nasıl ortaya çıktıklarını ise hala tam olarak anlayabilmiş değiliz. Bazen bir koku, bazen bir rüya, bazen bir ses veya görüntü, saklandıkları yerden çıkarak bilincimizi ziyaret ederler.
Arizona, 30 yıl önce. Neredeyse tamamı Meksikalı komşuların yaşadığı bir apartman bloğunda, 1+1 evimdeyim. Kızarmış soğan, sarımsak ve jalapeño kokuları etrafa yayılırken, bebekleri kucaklarında taşıyan tombul kadınlar, yorgun işçi bedenleriyle giden adamlar arasında yaşıyorum. Dünyanın en iyi beyin cerrahisi merkezinde, azıcık bursumla çalışan bir doktorum. Günde 18 saatimi hastanede geçiriyorum. Ameliyathane kıyafetiyle yaşıyorum; yataktan kalkıp hastaneye gidiyor, akşam market alışverişini aynı kıyafetle yapıyorum. Bir pazar günü nihayet üstümü değiştiriyorum ve kendimi insan gibi hissediyorum. O zamanlar bir Walkman’im var; Amerika’ya gelirken tek bir şarkı için bir kaset doldurmuşum. Şarkı, martı sesleriyle başlıyor ve ardından Edip Akbayram’ın güçlü sesi, Vedat Türkali’nin sözleriyle devam ediyor. Bekle Bizi İstanbul…
52 yıl önce, İstanbul Erkek Lisesi’nin en büyük yatakhanesinde, 100 çocuk ranzalarımızda uyuyoruz. Nöbetçi öğretmen, yüz çocuğa sıra dayağı atmış. 12 yaşındayız; ne yapmış olabiliriz ki? Bir insan, bir öğretmen yüz çocuğu nasıl döver? Dayak sonrası yatakhanede derin bir sessizlik var. Ben üst ranzadayım ve Alexander Vallaury’nin tasarladığı Düyun-u Umumiye binasının ortasındaki pencere aracılığıyla İstanbul’a bakıyorum. O çocuk aklımla bile bu sıra dayağını kabullenemiyorum. Nazlı nazlı bir şehir hatları vapuru geçiyor, haberi yok yediğimiz dayaktan. Hayallerimde denizler ve kutuplar yeni yeni belirmeye başlıyor. Akşamüstü kütüphanede okuduğum kitabı düşünerek uyumaya çalışıyorum; Quasimodo ve güzel Esmeralda’yı. Aradan yıllar geçecek ve o tokadı atan öğretmenle bir poliklinik binasında karşılaşacağım; ben doktor, o beyin kanaması geçirmiş bir hasta olarak…
46 yıl önce, İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde, sınıfımıza doğru yürüyoruz. Aniden silah sesleri duyuyoruz ve yere atlıyoruz. Çatışmanın nerede olduğunu kestiremiyoruz; sanki bir saat sürüyor. Sonunda anlıyoruz ki, üniversitenin karşısındaki banka soyulurken polis gelmiş. Sınıfımıza gittiğimizde biyoloji dersi var. Ders dinleyecek halimiz yok ama yine de dinliyoruz. Birkaç gün sonra, aynı sıraları, aynı kaygıları ve umutları paylaştığımız sınıf arkadaşımızın öldürüleceğini bilmiyoruz. Yan yana oturuyoruz. Ama o gün geliyor, Hayri’yi öldürmüşler; bir çöp tenekesinde domuz bağıyla bağlanmış halde bulunuyor…
34 yıl önce, İstanbul Tıp Fakültesi Çapa Kampüsü’nde, o hiç susmayan telefon yine çalmış; gecenin ayazında Acil Cerrahi’ye yürüyüyorum. Kapının önünde çaylak foto muhabirleri var. Hep tartıştığımız kişiler. İki kare bıçaklanmış, kurşunlanmış birinin fotoğrafını çekecekler. Onlar da ekmek parasını böyle kazanıyor. Bu sefer bir çocuk darbedilmiş; neden darbedildiğini bilmiyorum ama süresi kısıtlı. Acil’in o karmaşası içinde bir koşturmaca başlıyor, zamana karşı bir yarış. Her şeyin anlamını yitirdiği, o çocuğu kurtarmanın dışında hiçbir gerçeğin olmadığı bir dünya. Zavallı gözü yaşlı bir anne; o saatte çocuğunu acile getirebilmiş. Baba yok ortalarda, kadıncağız yoksul. İlaç ve ameliyat malzemesi yok. Neyse ki, hepimizin dolabında bu tür zamanlar için saklanmış bir zulamız var. Sabah birkaç saatlik ameliyatın ardından çocuğun kafasına beyaz sargıyı sararken umutluyuz. Annesi sarılıp ağlıyor; gözyaşları hiç durmamış, onca saattir…

42 ya da 43 yıl önce, Aslıhan Pasajı’nın yerinde bulunan Krepen Pasajı’nda, Kadir’in Yeri’nde öğle rakısı içiyoruz. Edebiyat ve şiir üzerine konuşuyoruz. Gün ilerledikçe, yan masada yalnız birinin demlendiğini görüyorum. Yerinden kalkıyor; yaşını almış ama ruhu bizden genç, şık bir elbise giymiş. “Gençler, kulak misafiri oldum, edebiyattan konuşuyorsunuz” diyor; “masanıza oturabilir miyim, ben Rıfat Ilgaz.” O an dünya bir anlığına dönmeyi bırakıyor; ayağa kalkıyoruz ve onun oturmasını bekliyoruz. Beyin kıvrımlarımın en seçkin köşesi bu hatırayı kaydetmek ve sonsuza dek saklamak için açılıyor. Hababam Sınıfı’nı nasıl yazdığını ve hapishane yıllarını anlatıyor; bir de tıp dersi alıyoruz. Yıllar geçecek ve bir daha hiç kimse tüberkülozu Rıfat Ilgaz gibi anlatamayacak, kaç sanatoryumdan sağ çıkmış, kolay mı?
13 yıl önce, 7 Aralık 2013; kızımın doğum günü. Gece olmayan bir coğrafyadayım. Güney Okyanusu’nda zorlu bir yolculuktan sonra Antarktika’ya ulaşmışız. Yazarken kolay ama Drake Geçidi’ni geçmek ayrı bir zorluk. Sekiz denizcinin bulunduğu yelkenlide, denizin tuzuyla pişmiş, üstüne bir de buz tırmanıcısı. O akşam yemek sırası bende. İnce bulgur yok; kalınından kısır yapmışım, bulana bulana yiyorlar. Ahmet Kaya dinletiyorum; anlamasalar da yüzlerinde bir gülümseme var. Kimbilir, neler düşündürüyor onlara. Birden Metin Eloğlu tekneye geliyor. “Ben artık şarapsadım/İstanbul’sadım” diyor. Dışarı çıkıyorum; etrafta birbirlerine sokulmuş yüzlerce penguen var. Birkaç fok sudan sıçrıyor, uzaklarda bir balina fıskiyesi görülüyor. Günlüğümü açıyorum; Attila İlhan ve İstanbul Ağrısı orada duruyor. Kaç gece, kaç gündüz, kaç deniz dümen suyumda kaldı o şiirle…
<p class="p1" style="font-size: </p>Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



