
Günümüzde şehir kavramı, yalnızca binaların ve insanların bir araya geldiği fiziksel bir alan olmanın ötesine geçerek, yaşayan bir organizma olarak değerlendirilmektedir. Şehirleri, içinde var olan her canlının haklarını, geçmişin anılarını ve geleceğe dair ortak arzuları barındıran bir yapı olarak anlamlandırıyoruz. Bu bağlamda, binalar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlar eşit haklara sahip olan bir kolektif yaşam alanı oluşturuyor.
Geçtiğimiz yüzyılın ortalarından itibaren yaşanan bu dönüşüm, belediyecilik anlayışında da köklü değişiklikler meydana getirdi. Fransız Marksist Sosyolog Henri Lefebvre’in ortaya koyduğu “Kent Hakkı” kuramı, şehir sakinlerini yalnızca hizmet alan tüketiciler olarak görmek yerine, onları mekanın ve yönetimin gerçek ortakları olarak tanımlar. Bu anlayışa göre, yerel yönetimlerin devletin kontrol mekanizması olmaktan çıkarak, tüm paydaşları kapsayan demokratik bir özyönetim aracı haline dönüşmesi gerekmektedir.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde 2019 yılında kurulan İBB Miras, bu teorik çerçeveyi pratikle buluşturan somut örneklerden biridir. Bu birim, şehrin hafızasını korurken “mekânsal adalet” ilkesini ön plana çıkararak, yapıları korumanın yanı sıra, bu yapıların içindeki yaşamı da sürdürmeyi savunmaktadır.
İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik, “Duvarları koruyup içindeki hayatı tasfiye ederseniz, o mirasın ruhunu öldürürsünüz” diyerek İBB Miras’ın restorasyona yaklaşımındaki temel ilkeyi vurguluyor. Gedik ile Hanlar Bölgesi’nin “yaşayan miras” felsefesi, soylulaştırma sorunları ve ortak hafızanın mülkiyet labirentlerindeki geleceği üzerine konuşma fırsatı bulduk.
Merve Gedik Yerebatan Sarnıcı’nda…
– İBB Miras, restorasyona “yaşayan miras” felsefesiyle yaklaşıyor. Ancak Eminönü hanları, ticaretin ve karmaşanın en yoğun olduğu yerlerden biri. Bu hanlarda yaşayanı korumak ile yapıyı korumak arasındaki dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?
Bizim koruma anlayışımız, yalnızca yapıyı fiziksel olarak restore etmekle kalmayıp, o yapının içindeki gündelik yaşamı, hafızayı ve kullanım pratiğini de yaşatmayı hedefliyor. Eminönü Hanlar Bölgesi gibi yerlerde bu durumu ticaretten bağımsız düşünmek mümkün değil; zira burası yüzyıllardır İstanbul ticaretinin merkezi konumunda. Hanların duvarlarını koruyup içindeki hayatı yok ettiğinizde, aslında o mirasın önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorsunuz. Bu nedenle, burada kapsamlı bir yaklaşım benimsemek ve dışarıdan dayatılan işlev değişikliklerine karşı durmak önemli. Dünyada ve Türkiye’de bu tür müdahalelerin çoğu, yapaylaşma ve kimlik kaybına yol açtı. Çünkü bu alanlarda yüzyıllar boyunca oluşmuş bir ticaret kültürü ve gündelik yaşam hafızası mevcut. Elbette dönüşüm kaçınılmaz; zira tarih boyunca ticaretin niteliği değişim göstermiştir. Ancak burada önemli olan, dönüşümün bölgenin iç dinamiklerinden doğmasıdır. Yani kararların yukarıdan verilmesinin yerine, gündelik hayatın ve yerel ihtiyaçların dönüşüm sürecine yön vermesi gerekiyor. Bizim “yaşayan miras” anlayışımız tam olarak bu dengeyi kurmaktır; yapıyı korurken, o alanın yaşayan ruhunu da yaşatmak.
– Tarihi Yarımada’daki restorasyon projeleri genellikle “soylulaştırma” kaygısını da beraberinde getiriyor. Bir hanı restore ettiğinizde, oranın asıl sahibi olan esnafın yerini lüks kafelere veya butik otellere bırakmaması için ne tür önlemler alıyorsunuz?
Soylulaştırma genellikle dışarıdan gelen büyük ölçekli kararlarla gelişiyor. Yani mevcut kullanıcıları oradan uzaklaştırıp, daha yüksek gelir grubuna hitap eden yeni bir kullanım modeli yerleştirdiğinizde ortaya çıkıyor. Bizim yaklaşımımız bunun tam tersine dayanıyor. Eminönü gibi bölgelerde dönüşümün yerelin gerçek ihtiyaçlarından doğması gerektiğini savunuyoruz. Çünkü buradaki esnaf, zanaatkâr veya küçük üreticiler, sadece ekonomik aktörler değil; aynı zamanda bölgenin kültürel hafızasının da taşıyıcılarıdır. Dolayısıyla yapılacak müdahalelerin mevcut yaşamla çatışan değil, onunla uyumlu olması gerekiyor. Belki yeni işlevler veya kamusal alan dokunuşları olabilir ama bunların bölgenin yapısına entegre edilmesi şart. Böyle bir yaklaşım, hem daha kalıcı hem de daha sahiplenilen dönüşümler ortaya çıkarır. Ayrıca, soylulaştırmanın da önüne geçilmiş olur; çünkü insanlar kendilerini ait hissettikleri gündelik yaşamın içinde kalmaya devam ederler.
Baruthane’nin öncesi…
Baruthane’nin sonrası…
– Hanların birçoğu özel mülkiyet veya vakıf malı. Kamu kurumu olarak, mülkiyet sorunlarının restorasyon sürecinin önünde engel teşkil ettiği durumlarda nasıl bir yol izliyorsunuz? Sadece mülkiyeti belediyeye ait olanlara mı müdahale edebiliyorsunuz yoksa “ortak miras” hukuku ile özel mülke müdahale etme yöntemleriniz var mı?
Burada mülkiyet konusu en temel meseledir. Eminönü Hanlar Bölgesi çok parçalı bir mülkiyet yapısına sahip; vakıflar, özel mülk sahipleri, hissedarlar ve kamu kurumları mevcut. Bu alanlarda koruma süreçleri doğal olarak daha karmaşık ilerliyor. İBB Miras olarak müdahale kapasitemiz doğrudan mülkiyet ilişkileriyle bağlantılı. Belediyeye ait alanlarda daha doğrudan hareket edebiliyoruz. Ancak bu, özel mülkiyetteki yapılara kayıtsız kaldığımız anlamına gelmiyor. Uzun vadeli kullanım protokolleri, restorasyon karşılığı kullanım modelleri, kurumlar arası iş birlikleri gibi farklı yöntemlerle kamusal fayda üretmeye çalışıyoruz. Burada esas ihtiyaç, tek tek yapılar üzerinden değil, bölgesel bir koruma ve yönetim modeli geliştirebilmektir. Özellikle Eminönü Hanlar Bölgesi gibi çok katmanlı alanlarda; Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı, belediyeler, mülk sahipleri ve uzmanların bir araya gelebileceği bir alan yönetim planına ihtiyaç vardır.
Çünkü bu yapılar sadece tekil mülkler değil; İstanbul’un ortak hafızasının parçalarıdır. Bu nedenle kurumlardan ve mülkiyet sınırlarından bağımsız, ortak
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



