İstanbul’un Yıkımında Umut: Güngörmüşler Çıkmazı

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
İstanbul’un Yıkımında Umut: Güngörmüşler Çıkmazı

İstanbul, geçmişi boyunca birçok kez yeniden inşa edildi. Ancak, belki de 1970’lerin sonlarındaki o sancılı ve büyük dönüşüm, şehri en fazla insansızlaştıran dönem oldu. Muhit Kitap’tan çıkan Serkan Üstüner’in “Güngörmüşler Çıkmazı” adlı eseri, okuyucuyu o tozlu, yoksul ama umut dolu yıllara ve gecekonduların üzerine çöken dozer gölgelerinin altına götürüyor. İstanbul’un 1977 ve sonrası dönemi, iki farklı dünyanın çatışma alanı olarak karşımıza çıkıyor. Bir yanda modernleşme ve rant hırsıyla şehri parselleyenler, diğer yanda ise Anadolu’nun bozkırından kopup gelen, elleriyle ördükleri duvarlara “yuva” diyen halk yer alıyor. Kitap, bu iki dünyanın çarpışma noktasında duran Güngörmüşler Çıkmazı’nı merkeze alıyor. Tapusu olmayan ama emekle inşa edilen evlerin yıkılma çabası, eserin ana temasını oluşturuyor.

Kitapta, komşunun komşuya destek olduğu, acıların paylaşıldığı ve ideolojik tartışmaların bile aynı sofrada ekmek bölüşülürken unutulduğu o mahalle kültürü, her sayfada işleniyor. Yazar Üstüner, okuyucunun kafasında şu soruyu canlandırıyor: “Bir evi ev yapan şey, belediyedeki tapu kaydı mıdır yoksa o evin eşiğinde birikmiş hatıralar mı?” Şehirleşme ve yapıların düzenlemesi nedeniyle yıkılan gecekondularda yalnızca duvarlar değil, kökler de yok oldu. Tapu, devlet için hukuki bir belge iken, mahalleli için o toprakta geçen 20 yılın, komşuyla içilen çayın ve dikilen ağacın kanıtı haline gelmişti.

Eski İstanbul gecekondu mahallesinde halk, birlikte eğlenir ve birlikte ağlardı. Kitaptaki İshak karakterinin bu konuya direniş göstermesi, hem uğradığı haksızlıklar hem de kaybolan bir mahalle yaşamına duyduğu hüzünle bağlantılı. Romanın baş karakteri İshak, sadece yıkımı izleyen bir tanık değil, aynı zamanda o yıkımın içinden anlam çıkarmaya çalışan bir kayıt tutucu konumundadır. Diğer bir karakter olan gazeteci Duygu ise, İshak gibi bir mahalleye sahip olmamasına rağmen empati kurabilmektedir.

Evlerin yıkılmasına dair alınan kararların adil olmadığını düşünen İshak, mücadelesinde Duygu’dan destek bulur. Geçmişin yükü altında ezilen İshak’a karşı Duygu, kalemini onun için bir kalkana dönüştürür. Kitapta İshak’ın davası, bireysel bir mesele olmaktan çıkıp zamanla toplumsal bir yara haline gelir. Duygu’nun gazeteci olarak bu davaya katılması, okuyucuya şu soruyu sorduruyor: “Gerçek, duyulmadığı sürece gerçek midir?” Duygu, İshak’ın sesini duyurarak onu ‘çıkmazdan’ çıkarmaya çalışırken, kendi sistemiyle de bir hesaplaşma başlatmaktadır. Duygu ve İshak, farklı yalnızlık türlerinin köprüsünü oluşturur. Onları bir araya getiren unsur yalnızca dava değil, aynı zamanda dünyanın geri kalanıyla kuramadıkları bağı birbirlerinde bulmalarıdır.

İshak için yalnızlık, adaletin kapılarının yüzüne kapanmasıyla başlayan bir mahkumiyet; her gün sesini duyuramadığında biraz daha görünmez hale gelir. Duygu ise, bu görünmez adamı gören tek kişidir. Duygu, İshak’ın davasına destek verdiğinde, gerçeği savunmanın kalabalıklardan kopup o karanlık çıkmazda yalnız yürümeyi gerektirdiğini fark eder. İkilinin arasındaki bağ, romantik bir yakınlıktan ziyade, iki yalnız ruhun aynı adaletsizliğe karşı kurduğu sessiz bir ittifaktır.

Sonuç olarak, oldukça edebi bir dille kaleme alınmış 128 sayfalık bu eser, sıcak bir mahallenin yıkılmasıyla halkın yaşadığı hüzne empati kurma imkanı sunuyor. Üstüner’in eseri, İstanbul hakkında tarihsel bir arka plan oluşturmanın ötesinde; yalnızca İstanbul’un tozlu sokaklarında geçen bir yıkım hikayesi değil, toprağına emeğiyle ve anılarıyla bağlı insanların, betonun soğukluğuna karşı verdikleri sıcak bir direnişin günlüğü haline gelmiştir.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın