
Açılış: İtirafın Gerçek Yüzü
İtirafçılar, yalnızca ceza kabul eden bireyler olarak düşünülmemelidir. Genellikle, bu kişiler kendi çıkarlarını korumak, ceza indirimleri elde etmek, af almak veya bazen sadece hayatta kalabilmek amacıyla başkaları hakkında bilgi veren kimselerdir. Ancak, onları sıradan bir muhbirden ayıran temel bir özellik vardır. Muhbir, bilgi taşırken; itirafçı, çoğu zaman bir hikâye kurgular. İsimler verir, bağlantılar kurar, komplolar çizer ve bazen de var olan bir hikâyeyi onaylar. Bu nedenle, tarihte itirafçının beyanı sıkça basit bir tanıklık olarak değerlendirilmez; delil sayılır ve çoğu zaman suçlamaların temelini oluşturur. Orta Çağ hukukunda dile getirilen “Confessio est regina probationum” ifadesi, yani “İtiraf delillerin kraliçesidir” sözü, bu durumu özetler niteliktedir.
İtirafçılık, modern zamanların bir buluşu değildir. Sadece günümüzün ceza sistemlerinin ürünü değil, aynı zamanda yazılı tarihin köklerine kadar uzanan köklü bir olgudur. Roma İmparatorluğu’ndan engizisyon dönemine, cadı mahkemelerinden devrim mahkemelerine, siyasi tasfiyelerden günümüzün tanık koruma sistemlerine kadar geniş bir geçmişe sahiptir. İtirafçılığın tarihi, iktidarların korku yönetimiyle de şekillenmiştir.
Biçimler elbette değişir. Bazen potansiyel itirafçılara ödüller vaadedilir, bazen işkence uygulanır, bazen de hukuk çerçevesinde pazarlıklar yapılır. Yöntemler farklılık gösterse de ana tema pek değişmez. Genellikle ortada yoğun bir korku bulunur; iktidar düşman arayışındadır ve hakikat çoğu zaman sorgu odalarında şekillenir. İtirafçıların ortaya çıkma zeminleri de genellikle burasıdır.
Bu yazıda, bu uzun geçmişin tüm duraklarını incelemeyeceğiz; bunun yerine, iki bin yıla yayılan iki farklı sahneye odaklanacağız. İlk sahne, antik Roma dönemine ait. İmparator Tiberius döneminde, Seianus’un düşüşüyle başlayan tasfiyeler… İnsanların korku altında birbirlerini suçladığı ve itirafların yeni suçlar doğurduğu bir “itiraf zinciri.” Burada itiraf, adeta kendi kendini çoğaltan bir mekanizma gibi işliyor.
Diğer sahne ise Soğuk Savaş dönemi Amerika’sı. Bu sefer karşımızda David Greenglass var: ceza indirimleri ve kurtuluş karşılığında en yakınlarını suçlayan, modern itirafçılığın en çarpıcı örneklerinden biri. Bir sahnede korku itirafları doğururken, diğer sahnede itiraf, bir pazarlık ve hayatta kalma tekniğine dönüşüyor.
İki farklı dönem, iki farklı rejim, iki farklı dünya. Biri antik Roma, diğeri modern Amerika. İlk bakışta birbirlerinden uzak görünseler de, yakından incelendiğinde benzer bir sorun etrafında döndükleri anlaşılır. İtirafçı, gerçeği mi aktarıyor yoksa çoğu zaman beklenen hikâyeyi mi sunuyor?
Sahne I: Korkunun İtirafı
M.S. 31 yılına gidiyoruz. Tiberius’un yönetimindeki Roma, karanlık bir atmosferin etkisi altındadır. İhbarlar teşvik edilmekte, sadakatsizlik şüphesi kolayca suçlamalara dönüşmektedir. Korku, günlük yaşamın her alanına sızar. İnsanlar, yalnızca devletin öfkesinden değil; komşuların sözlerinden, dostların sessizliklerinden ve kölelerin işkence altında vereceği ifadelere kadar birçok kaynaktan çekinmektedir. Çünkü bu tür dönemlerde söylenenlerin yanı sıra, söylenmeyenler de tehlikeli olabilmektedir.
Bu karanlık dönemin merkezinde Lucius Aelius Seianus yer alıyor. Muhafız Birlikleri Komutanı olan Seianus, başlangıçta imparatorun en sadık adamıydı; ancak zamanla Roma’nın en güçlü figürlerinden biri haline geldi. Senato, bürokrasi ve hanedan çevresi onun nüfuzunu göz önünde bulunduruyordu; bazıları Tiberius’tan sonra onun tahta geçebileceğini bile fısıldıyordu.
Seianus döneminde, imparatorluğun otoritesine karşı çıkanlar ve imparatora hakaret edenler sıkça yargılanıyordu. Suçun sınırları belirsizleşiyor, bir söz ya da sadakatsizlik iddiası dava konusu olabiliyordu. En önemlisi, gerçek bir suçun varlığı önemini yitiriyordu; suçlamalar, siyasal bir silaha dönüşüyordu. Suçun tanımı belirsizleştiğinde, suçlayıcıların beyanları büyük değer kazanıyordu. Delil zayıfladıkça, itirafçıların kıymeti artıyordu.
Ekim 31’de, bir sonbahar günü, Seianus, Senato’ya girmek üzere görkemli bir alayla gelir. O gün yeni onurlar ve belki de yeni yetkiler kazanacağını düşünmektedir. Ancak İmparator Tiberius’un Capri Adası’ndan gönderdiği mektup okunmaya başlandığında her şey değişir. Başlangıçta her şey normal görünse de, metnin tonu hızla değişir. Övgüler, suçlamalara dönüşür. Senato salonunda bir gerginlik hissedilir ve beklenen onurların yerini tutuklama emri alır.
Seianus, gün bitmeden boğdurulur ve cesedi, Roma halkının görmesi için Gemonian Merdivenleri’ne atılır. Burası sıradan bir infaz yeri değil; iktidar tarafından bir ibret sahnesi olarak kullanılır. Capitol yamacındaki bu taş basamaklar, idam edilenlerin ya da hain ilan edilenlerin cesetlerinin sergilendiği yerdir.
Seianus’un ölümüyle birlikte çevresindekiler, bir anda potansiyel suç ortaklarına dönüşür. Dostlar, akrabalar, eski müttefikler, azatlılar ve hizmetkârlar… Dün güçlü olan bağlar, şimdi derin bir kuşku ağına dönüşmüştür.
Ve tanıdık mekanizma devreye girer. Ayakta kalmanın yolu başkalarını suçlamaktan geçmektedir. İşkence altında alınan ifadeler yeni isimler doğurur, bu isimler yeni suçlamalara yol açar; soruşturma her itirafla biraz daha genişler. Başlangıçta bir komplonun araştırıldığı gibi görünen süreç, giderek suç üreten bir düzene dönüşmektedir. Seianus’un eşi Apicata, Tiberius’un sekiz yıl önce ölen oğlu Drusus’un zehirlendiğini iddia eder. Yeni soruşturmalar açılır, yeni isimler dolaşıma girer. Böylece süreç, başlangıçtaki komplonun sınırlarını aşarak kendi kendini besleyen bir korku makinesine dönüşür.
Belki de en ürkütücü olan, insanların bir noktadan sonra devletten çok birbirlerinden korkmaya başlamasıdır. Tehlike, işlenmiş bir suç değil; bir başkasının kendini kurtarmak için sizi suçlayabileceği ihtimalinden doğmaktadır. Bu, bambaşka bir korkudur. Devletin ne yapacağından çok, bir başkasının sizin adınızı ne zaman anacağından korkuyorsunuz. Bu, baskı rejimlerinin en sinsi eşiğidir. Dostluk, akrabalık ve sadakat, hepsi kuşku altında aşınmaya başlar.
<p style="font-size: </p>Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



