
19 Nisan’da İstanbul Tabip Odası (İTO) seçimleri gerçekleştirilecek. İTO, dünya genelinde en fazla üyeye sahip tabip odalarından biri olarak, 37 bin üyesiyle dikkat çekiyor. Bu seçimler, Türkiye’deki hekim örgütlenmesi açısından son derece önemli bir anlam taşıyor. Sadece mesleki meseleler değil, aynı zamanda etik, sağlık politikaları ve kamusal duruş açısından da belirleyici bir rol üstleniyor.
Uzun yıllardır İTO seçimlerini Demokratik Katılım Grubu (DKG) kazanıyor. Bu grup, adından da anlaşılacağı gibi, demokratik ve toplumcu bir yaklaşımı benimseyerek katılımı önemsiyor. Hekimliğin kamusal bir sorumluluk olduğunu vurguluyor; sağlıkta özelleştirmeye ve piyasalaşmaya karşı eleştirel bir tutum sergiliyor. İnsan hakları, ifade özgürlüğü ve savaş karşıtlığı gibi konularda da aktif bir tavır alıyor. Ben de bu grubun bir parçası olarak, onlara oy verme kararı aldım.
Bu seçimlerde DKG’nın başkan adayı olarak iahaber okurlarının yakından tanıdığı Prof. Dr. Talat Kırış yer alıyor. Oyumun kesinlikle ona ait olduğunu düşünüyorum ve seçimi kazanma ihtimalinin yüksek olduğunu değerlendiriyorum.
Ancak bu fırsatı değerlendirerek, tabip odasının işlevi, son on yılda meslek odalarına yönelik artan baskılar ve yönetimlerin ele geçirilme çabaları gibi konular üzerine düşünmek istiyorum. Bazı meslek odaları iktidara muhalif yönetimlerin eline geçmiş olsa da, bu kazanımların pratikte beklenen karşılığı bulamadığını görmekteyiz.
Bu seçimlerde DKG’nın karşısında iki farklı grup bulunuyor. İlk olarak “Değişim Grubu” olarak adlandırılan grup, uzun yıllardır seçimlerde temsil ediliyor. Temel savları, meslek odasının apolitik olması ve yalnızca mesleki haklar ile ekonomik koşullara odaklanması gerektiği yönünde. Politikayla ilgilenmenin hekimleri böldüğünü savunan bu grubun başkan adayı Nedim Uzun, bu görüşlerini sıkça dile getiriyor.
Üçüncü grup olan “Türk Hekimleri Birliği” ise daha muhafazakâr bir çizgide bulunuyor. Hekimlik mesleğinin itibarı ve kurumsal saygınlık gibi konulara öncelik veriyor. Bu grubun adayı Prof. Dr. Salih Aydın, tabip odalarının hiçbir siyasi görüşün arka bahçesi olmaması gerektiğini ifade ediyor ve odaların tüm enerjisini yalnızca hekimler için kullanması gerektiğini savunuyor.
Tabip odası siyasetten uzak durmalı mı?
Bu durumda temel soru, tabip odasının yalnızca bir meslek örgütü mü, yoksa aynı zamanda etik-politik bir özne mi olduğudur.
DKG, tabip odası gibi kurumların yalnızca ekonomik talepleri ifade eden yapılar değil, hekimliğin kendisini nasıl düşüneceğini, topluma nasıl sunacağını ve etik sınırlarını nasıl belirlemesi gerektiğini de önemsemesi gerektiğini savunuyor.
Hekimlik, hayat-memat konularıyla doğrudan temas eden bir meslek olarak, bireysel hastaları tedavi ederken genel toplum sağlığına da katkı sağlıyor. Hekimlerin salgın, savaş, göç ve doğal afet gibi durumlarda söz söyleme hakkı ve sorumluluğu bulunmaktadır. Hipokrat Yemini ve Dünya Tabipler Birliği bildirgeleri de hekimliği yalnızca teknik bir faaliyet olarak tanımlamaz.
Diğer yandan, odanın ücret, çalışma koşulları ve hukuki haklar gibi konulara odaklanmasını isteyen yaklaşım da haksız değildir. Bir meslek örgütü bu alanları önemsemelidir. Ancak bu yaklaşım, sağlık alanının zaten politik olduğunu gözden kaçırmaktadır. Sağlık politikaları, hukuki meseleler ve hekimlere yönelik şiddet gibi konular da politik kararlara dayanır.
Yani, siyasetten uzak duralım demek, var olan siyaseti sorgulamamayı kabul etmek anlamına gelir.
Etik-politik duruşun neden bu kadar rahatsız edici algılandığı ise, zaman zaman meslek odalarında partizanlık ve belirli bir hattın uzantısı gibi görünme sorunuyla ilişkilidir. Mesleğin değerlerinden hareketle kamusal konularda söz almak, tabip odası yönetiminin görevidir. Ancak, klişeleşmiş muhalif söylemlerle yaratıcılıktan uzak bir tavır sergilemek, bu görevin yerine getirilmesi anlamına gelmez.
Eğer İTO ve üst örgütü TTB yalnızca bir meslek örgütü olsaydı, savaş hakkında konuşmazdı, pandemi yönetimini eleştirmezdi ve sağlık sisteminin çöküşüne dair bir şey söylemezdi. Bu durumda oda, teknik bir birlik olarak kalır, toplumsal ağırlığını kaybederdi.
TTB’nin pandemi, deprem ve savaş dönemlerinde yaptığı açıklamalar ve eylemler, her zaman beklenen karşılığı bulmasa da son derece kıymetlidir. Pandemi sırasında yapılan siyah kurdele eylemi, yerli aşıya yönelik eleştiriler ve Bahçeli’nin TTB’nin kapatılmasını istemesi, bu sözlerin toplum üzerindeki etkisini göstermektedir.
Bu dönem, TTB’nin etik-politik bir özne olma kapasitesini toplumda karşılık bulacak şekilde kurabildiği anlardan biriydi.
İkili sıkışmadan çıkmak mümkün mü?
Odanın etik-politik bir özne olarak işlev görmesi önemlidir; ancak dilin klişeleşmemesi, bazı üyelerin dışlanmış hissetmemesi gerektiği de akılda tutulmalıdır. Bir meslek örgütü, üyeleri ile toplum, etik ile çıkar, temsil ile eylem arasındaki gerilimi taşıyan bir “üçüncü” olabilir mi? Evet, olabilir. Ancak bu gerilimi taşıyabilme kapasitesi, asıl meseledir. Çünkü bu “üçüncülük”, iki taraf arasındaki ilişkiyi işlenebilir hale getiren yapıdır. Eğer bu işlev bozulursa, kurum bir tarafın uzantısı gibi görünmeye başlar.
Tabip odaları ve benzeri kurumların önemi de burada ortaya çıkıyor. Bu kurumlar, çıkar organizasyonları olmanın ötesinde, mesleğin kendine ayna tuttuğu, kendisi hakkında düşündüğü ve kendini yenilediği yerlerdir. Bu nedenle tabip odası, kurumsal olarak bir üçüncülük rolü üstlenmelidir.
Ancak bu durum, aynı zamanda krizin başlangıç noktasını da oluşturuyor. Üçüncülük, özellikle toplumsal kutuplaşmanın arttığı, devlet-toplum ilişkisinin sertleştiği ve kurumlara güvenin azaldığı zamanlarda kırılgan bir konumdur. Tabip odası, üyelerinin çıkarlarını korurken, meslek etiğini savunmalı ve toplum sağlığı adına konuşmalıdır. Gerekirse siyasal iktidarla karşı karşıya gelebilir, ancak tüm bunları yaparken üyelerinin tamamını temsil ettiğini unutmamalıdır. Her bir işlevi her zaman yerine getirmek mümkün olmayabilir.
Eğer sadece mesleki taleplerle ilgilenirse, işlevlerini aşırı daraltmış olur; sadece etik-politik tanıklığa ağırlık verirse, bazı üyeler için temsil krizi yaşayabilir; devletle çok uyumlu davranırsa vicdani otoritesini kaybeder; sürekli çatışma içinde olursa, bu durumda kendi çoğulluğunu taşıyamaz hale gelir. Yani üçüncü olmak, tüm bu çelişkileri barındırabilmektir. Ancak çoğu zaman kurum, bu gerilimleri kaldıramaz ve bir kutba yaslanarak kendini stabilize etmeye çalışır; bu da ikili sıkışmaya yol açar.</
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



