
17 Nisan 2026 14:37
Güncelleme: 17 Nisan 2026 14:40
Mahfi Eğilmez
1980’lerden bu yana, küreselleşmenin etkisiyle şekillenen yeni ekonomik düzen, ABD, Japonya ve Çin gibi üç büyük güç etrafında yoğunlaşmaktadır. Bu ülkelerin ekonomik tarihçesi, küresel kapitalizmin evrim sürecini de gözler önüne sermektedir. 1970 yılında dünya ekonomisi yaklaşık 3,5 trilyon dolar değerindeydi. Bu dönemde ABD’nin ekonomik payı yüzde 35-40 civarındayken, Japonya’nın yüzde 5-7 ve Çin’in payı yalnızca yüzde 1-2 seviyesindeydi. 1990 yılına gelindiğinde, dünya ekonomisi 22 trilyon dolara yükselmiş, ABD’nin payı yüzde 25-26’ya gerilerken Japonya’nın payı yüzde 14-15’e çıkmış, Çin ise yüzde 2 civarında kalmaya devam etmiştir. Bu durum, Japonya’nın hızlı bir yükseliş yaşadığını ve Çin’in küresel ekonomide henüz etkili bir aktör olamadığını göstermektedir.
1980’lerin sonlarına gelindiğinde, Japonya, ABD’nin en güçlü ekonomik rakibi haline gelmişti. Elektronik ve otomotiv sektörlerinde lider konuma ulaşırken, Tokyo’daki gayrimenkul fiyatları da aşırı şekilde yükselmişti. Bu dönemde, Tokyo’daki küçük daireler dünya genelinde en pahalı mülkler arasında yer alıyordu. Ancak bu hızlı yükselişin altında kırılgan bir ekonomik yapı yatıyordu; düşük faiz oranları, kolay kredi koşulları ve varlık fiyatlarındaki aşırı artış gibi unsurlar bu durumu besliyordu.
Bu süreçteki önemli bir dönüm noktası, 1985’te imzalanan Plaza Accord anlaşmasıydı. ABD, artan ticaret açığını azaltma amacıyla doların değerini düşürmek için büyük ekonomilerle iş birliği yaparak bir anlaşmaya varmıştı. Bu durum, Japon Yeni’nin hızla değer kazanmasına ve yen/dolar kuru neredeyse iki katına çıkmasına yol açtı. Sonuç olarak, Japonya’nın ihracat rekabet gücü önemli ölçüde zayıfladı. Japonya Merkez Bankası, ekonomiyi desteklemek amacıyla faizleri düşürdü ve kredi genişlemesine gitti; ancak bu politika zamanla büyük bir finansal şişkinlik yarattı.
1980’lerin sonlarına doğru borsa ve gayrimenkul fiyatları, gerçek değerlerinin çok üzerine çıkmış, bankalar aşırı riskli krediler vermeye başlamış ve finansal sistem yüksek kaldıraçlı hale gelmişti. 1990 yılından itibaren bu balon patladı. Nikkei endeksi birkaç yıl içinde yüzde 50’den fazla değer kaybederken, gayrimenkul fiyatları bazı bölgelerde yüzde 70’e kadar düştü. Bankacılık sistemi, trilyonlarca yen batık kredi ile karşı karşıya kaldı. Bu süreçte Yamaichi Securities iflas etti, Long-Term Credit Bank of Japan devletleştirildi ve Nippon Credit Bank kurtarıldı.
1990’larda dünyanın en büyük bankaları arasında Japon bankaları baskın konumdaydı; ilk 10’da yaklaşık beş Japon bankası yer alıyordu. Mitsubishi Bank, Sumitomo Bank, Sanwa Bank, Dai-Ichi Kangyo Bank ve Fuji Bank o dönemin finansal devleriydi. Ancak günümüzde bu tablo tamamen değişmiştir. İlk sıralarda artık Çin’in büyük kamu bankaları yer almakta; Industrial and Commercial Bank of China, China Construction Bank, Agricultural Bank of China ve Bank of China öne çıkmaktadır. Japon bankaları, artık küresel liderlik sıralamasında ilk on içinde yer almamaktadır.
Japonya’daki kriz, yalnızca finans sektörüyle sınırlı kalmamış, Sanyo Electric gibi şirketler zamanla yok olmuş, Sharp yabancı yatırımcıya satılmış, Panasonic ise küçülme sürecine girmiştir. Sony de küresel liderliğini kısmen kaybetmiştir. Japonya’da bu dönem “kayıp on yıl” olarak adlandırılsa da etkileri çok daha uzun sürmüştür; ekonomi düşük büyüme ve deflasyon sarmalına girmiştir.
Günümüzde benzer tartışmalar, Çin ekonomisi hakkında da yapılmaktadır. 2000-2020 yılları arasında ortalama yüzde 8-10 büyüyerek dünyanın üretim merkezi haline gelen Çin, bu süreçte özellikle gayrimenkul sektöründe önemli risklerle karşı karşıya kalmıştır. Çin, yuan’ı tamamen serbest bırakmamış; Merkez Bankası aracılığıyla kur üzerinde sıkı bir denetim mekanizması oluşturmuştur. Sermaye hareketleri de büyük ölçüde kontrol altındadır. Bu model, ihracatı desteklerken aynı zamanda finansal sistemi daha denetimli hale getirmiştir.
Düşük faizler ve kredi genişlemesi, Çin’de büyük bir gayrimenkul sektörü yaratmış, bu sektör ekonominin önemli bir parçası haline gelmiştir. Yerel yönetimlerin borçları artmış, hanehalkı yüksek konut kredilerine yönelmiş ve toplam borçluluk ciddi düzeylere ulaşmıştır. Bu durum, ekonomide kırılgan bir yapı oluşturmuştur. Evergrande gibi büyük şirketlerin borç krizleri ve Country Garden gibi firmaların yaşadığı zorluklar, bu kırılganlığı daha da görünür hale getirmiştir.
ABD, hem Japonya hem de Çin döneminde küresel sistemin merkez aktörü olmayı sürdürmüştür. 1980’lerde Plaza Accord ile kur dengelerini değiştiren ABD, günümüzde gümrük vergileri ve teknoloji kısıtlamaları ile Çin’e yönelik daha geniş bir ekonomik rekabet stratejisi yürütmektedir.
2025 sonu itibarıyla dünyanın toplam GSYH’si 115 trilyon dolar seviyesine ulaşmıştır. ABD’nin payı yüzde 25, Japonya’nın payı yüzde 4-5, Çin’in payı ise yaklaşık yüzde 17’dir. Bu veriler, 1990’larla karşılaştırıldığında ABD’nin payının pek değişmediğini, Çin’in Japonya’nın yerini aldığını ve Japonya’nın da Çin’in 1990’larda bulunduğu konuma doğru gerilediğini göstermektedir.
Japonya’nın deneyimi, hızlı büyümenin sürdürülebilir olmadığını ortaya koymaktadır. Çin’in durumu ise Japonya ile birebir aynı değildir. Daha büyük iç pazar, daha sıkı devlet denetimi ve farklı finansal yapı nedeniyle, Çin’in Japonya’daki gibi ani bir çöküş yaşaması beklenmemektedir. En olası senaryo, ani bir kriz yerine uzun vadeli bir büyüme yavaşlaması yaşanmasıdır. Bu süreçte ABD ile Çin arasındaki rekabet, yalnızca iki ülkeyi değil, tüm küresel ekonomik düzeni şekillendirmeye devam edecektir.
Bu yazı Mahfi Eğilmez’in kişisel blogundan alınmıştır.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



