
Güçlünün güçsüzü ezdiği bir dünya düzeninde, yapısal şiddet sorgulanmadıkça erkekler, kadınların hayatlarına acımasızca saldırmaya devam ediyor. TÜİK ve UNWomen iş birliğiyle hazırlanan verilere göre, kadınlara fiziksel şiddet uygulayanların yüzde 56’sı, kadınların hayatındaki koca, eski koca ya da partnerleri olarak karşımıza çıkıyor.
Kadın ve erkek eşitliği alanında geriye gidiş, rakamlarla da doğrulanıyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) yayımladığı 2025 Cinsiyet Eşitliği Raporu’na göre Türkiye, 8 basamak gerileyerek 148 ülke arasında 135. sırada yer alıyor.
Kadın hakları mücadelesinin tarihi boyunca Pekin Deklarasyonu’nun özel bir önemi bulunuyor. 1995 yılında Pekin’de düzenlenen 4. Dünya Kadın Konferansı’nda, 189 ülkenin hükümet temsilcileri ve birçok sivil toplum kuruluşundan kadın, bir araya gelerek bu deklarasyonu kabul etti. Pekin Deklarasyonu, kadın haklarının insan haklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul ettirerek ülkeler için bir yol haritası oluşturdu. Deklarasyonun 30. yılı anısına, Türkiye’den 7 kadının hikayesini aktaran bir belgesel, Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi ve BM Kadın Birimi’nin (UN Women) desteğiyle İstanbul-Karaköy’deki Minerva Han’da gösterildi.
Belgeselde, Prof. Ayşe Ayata, Prof. Fatmagül Berktay, Prof. Feride Acar, Prof. Gaye Erbatur, Halime Güner, Dr. Selma Acuner ve Prof. Yakın Ertürk, Pekin Deklarasyonu’nun kadın hakları mücadelesindeki önemine dikkat çektiler.
“Kadın hakları insan haklarıdır” ifadesini vurgulayan Fatmagül Berktay, 30 yıl önce İslam ülkelerinden gelen temsilcilerin, ABD’den gelen Katolik çevrelerle birlikte ‘Toplumsal cinsiyet’ kavramına karşı çıktığını ve kürtaj konusunda da işbirliği içinde hareket ettiklerini belirterek, eşitlik söz konusu olduğunda farklı çevrelerin bir araya gelebileceği mesajını verdi.
Prof. Yakın Ertürk-Eski BM Kadına Yönelik Şiddet Raportörü
Eski Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddet Raportörü Yakın Ertürk’e de söz verdim. Zira, erkeklerin şiddet ve cinayet yöntemleri değişiyor ve bu durum şiddetin dozu artıyor.
Ertürk, konuya dair düşüncelerini şu şekilde ifade etti:
“Kadının bedeni ve emeği bugün kuşatma altındadır. Cinsiyete dayalı iş bölümüne göre kurulu dünya düzeni artık sürdürülebilirliğini yitirmiştir. Kadın, bu durumu kabullenmiyor. Kadın, geri dönüşü olmayan bir bilinçlenme sürecinden geçiyor. Alışılmış düzeni devam ettirmek için daha fazla şiddet gerekmekte. Bu durum, siyasi iradeye de yansıdığında ‘hodri meydan’ haline geliyor. Türkiye’de en üst düzeyde bir kadının zarar gördüğü bir durum gündeme geldiğinde, en tepedeki kişi o saatte orada ne işi varmış diyebiliyorsa, o zaman o saatte orada bulunan kadına patriyarka saldırma hakkını kendisinde görüyor. Covid-19, kadınların gönüllü ve ücretsiz emeğinin sadece ev için değil, piyasa için de vazgeçilmez olduğunu gösterdi. Ancak kadın, ‘ben artık bunu yapmayacağım’ diyor. Bu durumda daha sert yasalar mı getirilecektir, işte Türkiye’de Medeni Kanun’un geriye çevrilmeye çalışıldığını görüyoruz. Avrupa’da da göçmenlere kapıları kapatmak için beyaz, yerli kadın üzerine üreme sağlığı ve haklar açısından kısıtlamalar getirilmekte. Ülkelerde farklı şekillerde tezahür eden bu durumun temeldeki kaygısı aynıdır. Patriyarkanın var olma nedeni sarsılmakta ve bu durumu sürdürmek için gücünü yeniden seferber etmekte. Günümüzün artan otoriterleşmesi bunu beslemektedir. Trump’ın Amerika’yı tekrar güçlü yapma vaadi, bu geriye dönüş arzusunu gözler önüne seriyor. Eskiden otoriter liderler ileriye yönelik bir vizyon geliştirirken, günümüz otoriteleri geçmişin ‘muhteşem’ günlerini canlandırma peşinde. Ülkemizde de İslam’ın parlak günlerine dönüş özlemi var. Bu durum oldukça çarpıcı. Kadının bugünkü dili bu geçmişe uymuyor; kadın, ileriye dönük bir dil kullanıyor. Şu anda Batı merkezli bir otoriterleşme sürecindeyiz. Venezuela’ya yönelik müdahale, yeni bir emperyalizm görüntüsü sunuyor ve bu çok daha tehlikeli.”
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



