
Yazar Alis Çalışkan, yönetmen İlyas Özçakır ve oyuncu Gül Doğa Selvi’nin eseri olan Aşağıdaki Pencere, yalnızca genç bir kadın yazarın yaratım sürecini aktaran bir hikâye olmaktan çok daha fazlasını temsil ediyor. Oyun, seyirciyi sert bir gerçekle yüzleştiriyor: Bu düzende bazı metinler yazılamaz. Çünkü o metinleri kaleme alacak kadınların nefes alabileceği bir alan yoktur. Dişil metinler, eleştirel düşünceler ve ekofeminist kaygılar, piyasa koşullarının dar koridorlarında daha doğmadan boğulmaktadır. Böyle bir ortamda yalnızca yazar değil, metin de hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Aşağıdaki Pencere, bu nedenle, bir yazma hikâyesi değil; bastırılmış düşüncelerin, boğulmuş cümlelerin ve sistemle uyuşmayan bir kadın sesinin yeraltına itilmiş hikâyesidir.
Bir kadının yazabilmesi için ne gibi koşullar gereklidir? Virginia Woolf, yüzyıla yaklaşan düşünceleriyle kadınların yaratıcı üretim için kendilerine ait bir mekâna ihtiyaç duyduğunu vurgulamıştı. Ancak Aşağıdaki Pencere, bu fikre alışılmadık bir perspektiften yaklaşarak Woolf’un hayal ettiği özgür alanı neredeyse tersine çeviriyor. Çünkü burada bir kadının yazdığı yer, bir oda değil, sistemin altına itilmiş dar bir bodrum katıdır. Bu bodrum katı, her an kaybedilebilecek kadar kırılgan bir barınak olarak karşımıza çıkıyor. Sistem altında varoluş ve yaratım sancıları çeken karakter, sürekli kapının önüne konma riski taşıyan ağır ekonomik zorluklarla yüz yüzedir; hatta açlık sınırındadır.
Woolf’tan neredeyse bir yüzyıl sonra Alis Çalışkan, bu ülkede bir kadın için ne yazacak bir oda, ne temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir toplumsal zemin ne de özgür üretimi destekleyecek bir kültürel iklim bulunduğunu gözler önüne seriyor. Yine de oyun, yaratıcı ruhların hayatta kalabilmek için duyduğu vazgeçilmez üretme ihtiyacının nasıl sansüre ve ardından otosansüre dönüştüğünü seyirciye aktarıyor. Düşüncesini tamamen yok etmemek için geliştirilen bu refleks, zamanla zihinsel bir savunma mekanizmasına dönüşmektedir. Bu direnme hâli, yer yer ince bir mizahla ifade edilerek, hüzünlü, sancılı ve haksız piyasa otoritelerinin gölgesinde kalan yazarın, metnini ve karakterini yaşatma çabasını derin bir sızıyla hissettirir. Görünmez güçlerin iklimin her zerresine indirdiği sansür, yazarın diline de sızar ve bir tercih değil, varoluş için zorunlu bir savunma mekanizmasına dönüşmektedir. Böylece otosansür, bodrum katının fiziksel baskısına eklenen zihinsel bir hapishane gibi yerleşir.
Feminist coğrafyacı Doreen Massey’nin belirttiği gibi mekân, asla nötr değildir; toplumsal güç ilişkileri mekânın nasıl deneyimlendiğini belirler. Bu nedenle oyundaki bodrum katı, yalnızca bir dekor değil; aynı zamanda bir konumdur. Yukarıdaki hareket ile aşağıdaki sıkışma arasındaki mesafe, sahnede görünür hâle gelen bir toplumsal hiyerarşiye dönüşmektedir.
Oyunun arka planında sürekli hissedilen kentsel dönüşüm hikâyesi, bu mekânsal metaforu daha da derinleştiriyor. Bir yerlerde binalar yıkılırken, mahalleler ortadan kalkmakta ve şehir yeniden inşa edilmektedir. Ancak bu dönüşüm yalnızca betonun yer değiştirmesiyle sınırlı kalmaz; aynı zamanda hayatların yeniden dağıtılması anlamına gelir. Her dönüşüm, bazılarını yukarı taşırken, kadın yazarları tam bu eşikte, en dipte, tehdit altında tutmaya devam eder.
Yönetmen İlyas Özçakır, bu metaforik yapıyı son derece net bir sahne diliyle ortaya koymaktadır. Özçakır, metnin politik ve düşünsel yoğunluğunu gereksiz abartılara başvurmadan, minimal fakat etkili bir atmosferle sahnede görünür kılar. Bodrum mekânının sıkışmışlığı, ışık ve oyuncu hareketleriyle sürekli olarak yeniden üretilmekte; yukarıdaki dünyanın varlığı ise çoğu zaman sadece sesler, gölgeler ve geçip giden ayak sesleriyle hissedilmektedir. Bu tercih, oyunun merkezindeki “aşağıda kalma” duygusunu sahnede somut bir deneyime dönüştürmektedir. Gül Doğa Selvi’nin performansı da burada önemli bir rol oynamaktadır. Dekor, adeta oyuncunun bedeni aracılığıyla deşifre edilmektedir. Oyuncunun bedenine yapışan bej renkli kostüm, neredeyse ikinci bir deri gibi işlev görerek karakterin kırılganlığını ortaya çıkarmaktadır. Zaman zaman üzerine giyilen paçavra parçaları ise karakterin kendisini yeniden kurma, kabuk değiştirme çabasını somutlaştırmaktadır. Bu nedenle sahnedeki beden, yalnızca bir karakteri değil, kendisinden itinayla esirgenen eksik malzemelerle kendini kurmaya çalışan bir öznenin sürecini temsil eder.
Aşağıdaki Pencere, sonunda seyirciyi basit ama etkileyici bir soruyla baş başa bırakır: Bir kadın yazabilmek için kendini ne kadar yok etmek ve metninin ne kadarını değiştirmek zorunda kalır? Bir metni yazabilmek için ne kadarını silmek gerekmektedir? Virginia Woolf, kadınların yazabilmesi için bir oda hayal etmişti; bu oyun, o odanın çoğu zaman hiç var olmadığını ve yerini tehditlerle dolu dar bir bodrum katına bıraktığını hatırlatır. Yukarıdaki hayat akıp giderken, aşağıda kalan yalnızca bir beden değildir; aynı zamanda bastırılmış bir ses, tamamlanamamış bir cümle ve sömürülen gizli kaynaklardır. Ve bazen bir şehir yeniden inşa edildiğinde, en çok o cümleler enkazın altında kalır.
Yazan Alis Çalışkan
Yönetmen İlyas Özçakır
Dramaturji Ekip Çalışması
Işık Tasarımı Utku Kara
Dekor, Kostüm ve Kukla Tasarımı Hilal Polat
Müzik Ses Tasarımı Nadir Kaya
Video Tasarım/Kurgu Atakan Yılmaz, Ece Latifaoğlu
Hareket Danışmanı Çağdaş Ekin Şişman
Yönetmen Yardımcısı Ezgi Yazıcı
Afiş Tasarım Alis Çalışkan, Ayçin Çalışkan, Yaşam Özlem Gülseven
Fotoğraf Levent Oğuz
Yapım Temsili Sahne
Oynayan Gül Doğa Selvi
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



