Kadınlar Günü’nde Adalet Arayışı: Sessiz Çığlıklar

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Kadınlar Günü’nde Adalet Arayışı: Sessiz Çığlıklar

8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşırken, dünya bir kez daha o steril ve makyajlı vitrinini yeniliyor. Yine kürsülerden kadın hakları ve yaşamın önemi üzerine laflar edilecek. Ancak bu sözlerin arkasındaki devasa boşluk, son günlerde yaşanan trajik olaylarla ve mahkeme salonlarının soğuk duvarlarında açığa çıkan gerçeklerle bir kez daha gözler önüne seriliyor. Bugün yalnızca bir cinsiyetin hak mücadelesi değil, hangi canın “yas tutulmaya değer” görüldüğü ve hangi vahşetin “hukuki kılıflarla” meşru hale getirildiği meselesi ile yüz yüzeyiz.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü arifesinde, İstanbul’da aynı adı taşıyan iki Fatma Nur Çelik’in trajik hikâyesi gündemi sarstı. Her iki kurban, sistemin dişlileri arasında can vermişti.

İlk Fatma Nur, Çekmeköy’de bir lise öğretmeniydi. “Can güvenliğim yok” diyerek resmi makamlara defalarca başvurdu, korkularını ve aldığı tehditleri kayıtlara geçirdi. Ancak bu belgeler onu korumaya yetmedi. Görev yaptığı okulda, bir öğrencisi tarafından acımasızca öldürüldü.

Diğer Fatma Nur ise koruma mekanizmalarının eksiklikleri nedeniyle kaybolmuş bir anneydi. Tecavüzcüsüyle evlendirilmiş ve “aile” adı altında failine teslim edilmişti. Kızı da annesinin kaderini paylaşarak, “baba” dediği istismarcının kurbanı oldu. Hifa İkra ve annesi, son derece trajik bir biçimde hayatlarını kaybettiler. Oysa bu anne, sesini duyurmak için birçok şey yapmış ve başına bir şey gelirse intihar demeyin diyecek kadar çaresizleşmişti. Ancak onu koruyacak kimse yoktu; hayatı, failine teslim olmaktan başka bir şey sunmadı.

Eğer bir eğitimcinin okulda katledilmesi ve bir annenin koruma mekanizmaları tarafından göz ardı edilmesi, güvenlik ve hukuk politikalarının merkezinde yer almıyorsa, o zaman sokaktaki gerçekler karşısında büyük bir sınav veriyoruz demektir. Yasaların kâğıt üzerindeki varlığı, Fatma Nur’ların yaşam hakkını güvence altına almıyorsa, sistemin tahkim edilmesi gereken boşlukları artık göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür.

Adaletin karanlık yüzü: “Küçüğün rızası” dehşeti

Tecavüzcüsüyle evlendirilen kadınların ve çocukların hikâyeleri, bu topraklarda yeni değil. Failin cezasını çekmesi gerekirken, mağdurun aynı çatı altında “aile” adı altında kapatıldığı, şiddetin evlilik kisvesiyle meşrulaştırıldığı bir düzen söz konusu. Kadınların yaşamı, failin cezasından daha değersiz görülüyor; mağdurun kaderi, failin insafına bırakılıyor. Çocuk istismarı davalarında ise vicdanları parçalayan o cümle tutanaklara geçiyor: “Küçüğün rızası vardır.” Oysa henüz oyun oynamaktan ve hayal kurmaktan başka bir iradesi olmayan bir çocuğun yaşadığı dehşeti “rıza” olarak nitelendirmek, suçu failden alıp savunmasız bir çocuğun sırtına yüklemektir. Bir çocuğun korkudan donmuş sessizliğini “rıza”, bir kadının hayatta kalmak için sustuğunu “kabul” olarak görmek, mağduru celladına teslim etmektir. İstanbul Sözleşmesi gibi yaşamsal standartların yokluğunda kadınlar ve çocuklar kaybolurken, geriye tek bir soru kalıyor: “Küçüğün rızası var” diyorlar, peki ya sizin?

Minab’da 165 Çocuk

28 Şubat 2026 tarihinde, İran’ın Minab kentindeki Shajareh Tayyebeh Kız İlkokulu, bölgedeki askeri hedefleri hedef alan İsrail’e ait hassas güdümlü füzelerin doğrudan hedefi oldu. ABD’nin lojistik ve istihbarat desteğiyle gerçekleştirilen bu saldırıda, 7-12 yaşları arasındaki 165 kız çocuğu okul sıralarında hayatını kaybetti. Bu çocukların tek talihsizliği, dünyayı yüzyıllardır kan gölüne çeviren petrol geçiş koridorlarında doğmuş olmalarıydı.

Çantalarında kalemleri olan bu 165 küçük can, “stratejik hedef” haritalarında “ikincil hasar” olarak adlandırılarak hayattan koparıldı. Eğer bu 165 çocuk Avrupa’nın ortasında olsaydı, dünya nasıl bir sabaha uyanırdı? Dünya, yine sessizce mi izlerdi? Fail Batı, kurbanlar ise İranlı veya Gazzeli olunca Batı’nın “insancıl” refleksi aniden bir “stratejik analiz” soğukluğuna dönüşüyor. Bu sessizlik, jeopolitik dengelerin insani değerlerin önüne geçtiği bir dönemin en ağır utancı. Ancak İran’ın da temiz elleri yok; o da yıllardır kendi insanlarını gözünü kırpmadan yok ediyor. Mahsa Amini’lerden beri biliyoruz ki otoriter rejimler en çok kendi çocuklarının hayallerinden korkar. Ancak İran’ın baskıcı yapısı, bölgedeki diğer güçlere okul bahçelerine füze indirme veya sivilleri “istatistik” olarak görme meşruiyeti vermez. Bir zulme karşı durmak, o zulmün tebaası sayılan çocukları “harcanabilir” görmeyi gerektirmez. Çıkarlar, petrol ve para yan yana geldiğinde, yine kadınlar, çocuklar ve gençler yok oluyor maalesef.

Birkaç gün sonra 8 Mart Dünya Kadınlar Günü!

Dünya, 8 Mart’a hazırlanırken, o steril ve makyajlı vitrinini bir kez daha yeniliyor. Yine kürsülerden kadın hakları ve yaşamın kutsallığı üzerine cümleler kurulacak. Ancak bu sözlerin arkasındaki devasa boşluk, son günlerde yaşanan kanlı olaylar ve mahkeme salonlarının soğuk duvarları arasında açık bir şekilde duruyor. Bugün meselemiz sadece bir cinsiyetin hak mücadelesi değil, hangi canın “yas tutulmaya değer” görüldüğü ve hangi vahşetin “hukuki kılıflarla” meşrulaştırıldığı gerçeğiyle yüzleşmekteyiz.

Teknolojik çağın ilkel karanlığı: Gisèle’den, Brooke’a, Masala’ya

21. yüzyılda, teknolojinin hızla gelişmesine paralel olarak vicdanlarımızın da “ehlileşeceğini”, daha adil ve sevgi dolu bir toplum inşa edeceğimizi ummuştuk. Ancak günümüzde teknolojinin füzeleri daha “hassas” hale gelmişken, kişiye özel, eve teslim bombalar üretildiği aşikâr. Ama tetiği çekenlerin merhametinin teknoloji ile aynı oranda artmadığı gerçeği de gözler önünde.

Dünyanın her yerinde isimler değişse de, şiddetin sistematik yüzü aynı kalıyor. İster Fransa’da eşi tarafından onlarca erkeğe “sunulan” ve onuruyla direnen Gisèle Pelicot, ister Hollywood’un parıltılı ışıkları altında çocuk yaşta istismara uğrayan Marilyn Monroe, isterse adalet arayan Masala olsun, hepsi aynı ilkel karanlığın kurbanları.

Minab’daki çocukların, Çekmeköy’deki öğretmenin, hayatı çalınan evlatlarımızın ve sessizce yok edilen annelerin sesi olmaya devam etmeliyiz. İnsanlık, kurbanın kimliğine bakmadan faili işaret edebildiğimiz cesur vicdanlarla gelişecektir. Umut hala var; buna inanmak istiyoruz.

Bu yazıyı kaleme alırken, İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in Gazze ve İran saldırılarına

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın