
Türkiye’de kadın olmanın zorluğu, sürekli olarak başkalarının beklentilerine ve kalıplarına uyum sağlama zorunluluğuyla şekillenmektedir.
30 yaşına girmiş bir kadın evlenmemişse, “Hâlâ evlenemedi” şeklinde yorumlar yapılır.
Evlenmiş ancak çocuk sahibi olmamışsa, “Neden çocuk yapmıyor?” sorusuyla karşılaşır.
Çocuk sahibi olduğunda ise, emzirip emzirmediği tartışma konusu olur.
Emziriyorsa, bu kez kilolarını veremediği söylenir.
Toplum, bir kadının yaşamının her aşamasında değerlendirme yapma hakkına sahip olduğunu düşünmektedir.
İş dünyasında da benzer bir durum söz konusudur.
Bir erkek görüşlerini açıkça ifade ettiğinde “dominant” olarak adlandırılırken, bir kadın sınır koyduğunda “sinir problemi var” diye damgalanır.
Hırslı bir erkek başarılı kabul edilirken, hırslı bir kadın itici olarak algılanır.
Erkekler rahatlıkla gezebilir ve eğlenebilir, fakat kadınlar bunu yaptıklarında kötü anne veya kötü eş olarak değerlendirilir.
Erkek, çocuk bakımıyla ilgilendiğinde “mükemmel eş” olarak övülürken, kadın “çok şanslı” ifadesiyle geçiştirilir.
Oysa ebeveynlik, iki kişi arasında paylaşılan bir sorumluluktur; eş, sadece “yardımcı” değil, ana sorumlu olmalıdır.
Bunun ötesinde, mesele yalnızca toplumsal adaletsizlik değil, aynı zamanda sağlık sorunlarıyla da ilgilidir.
Sürekli yapılan yorumlar ve görünmez beklentiler, yalnızca ruh halini etkilemekle kalmaz, sinir sistemini de sürekli bir tetikte olma durumuna sokar.
“Ayıp.” “Yuvayı dişi kuş yapar.” “El âlem ne der?” “Yaşın geçiyor.” “Çok güçlü görünme.” gibi ifadeler, kadınların yaşamında baskı oluşturan kalıplardır.
Her ne yaparsa yapsın eksik kalma hissi, kadının psikolojik yükünü artırır.
Bu çifte standart, sinir sistemi üzerinde kronik bir tehdit algısı yaratarak, bireyin sürekli olarak değerlendirilme ve yargılanma hissi yaşamasına neden olur ve bedeni “savaş ya da kaç” moduna sokar.
Hiçbir beden bu alarm durumunu sürdüremez.
Gabor Maté’nin belirttiği gibi, kadınların otoimmün hastalıklara daha sık yakalanması, rastlantı değildir. Depresyon ve anksiyete oranlarının yüksek olması da tesadüf değildir. Kadınlarda kronik ağrıların, fibromiyaljinin ve tiroit hastalıklarının daha fazla görülmesi de aynı şekilde açıklanabilir.
Araştırmalar, otoimmün hastalıkların yaklaşık %70-80’inin kadınlarda görüldüğünü ortaya koymaktadır.
Bu durumu yalnızca hormonal faktörlerle açıklamak yetersizdir.
Görünmez toplumsal yükler, bastırılmış öfke ve sürekli “iyi” olma baskısı, bağışıklık sistemi üzerinde ölçülebilir etkiler yaratmaktadır.
Zihin ve bedenin ayrılmaz bir bütün olduğu gerçeği burada önem kazanmaktadır.
Maté, “The Myth of Normal” adlı eserinde, kadınları “toplumun amortisörleri” olarak tanımlar.
Kadınlar, birçok kültürde duygusal dengeleyici rolü üstlenir; ailenin tamponu, çocukların psikolojik taşıyıcısı ve ilişkilerin dengeleyicisi olurlar.
Öfkesini bastıran, sınır koyarken suçluluk hisseden ve “iyi” olmak için kendinden vazgeçen kadın profili, sosyolojik bir gözlem olmanın ötesine geçmektedir.
Bu durum, sinir sisteminde kronik bir alarm hali yaratır.
Kronik stres, kortizol dengesini bozar, inflamasyonu artırır ve bağışıklık sistemini olumsuz etkiler.
Erkekler öfkeyi genellikle dışa vururken, kadınlar çoğu zaman içselleştirir.
İçe yönelen öfke, zamanla bedende kendini gösterir.
Maté’nin “bodymind unity” kavramı tam olarak bu durumu ifade eder:
Zihin ve beden birbirinden bağımsız değildir.
Sınır koyamamak, “hayır” diyememek ve sürekli başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koymak, soyut meseleler değildir. Bu durum, bağışıklık sistemi üzerinde somut ve ölçülebilir etkiler yaratır.
Kadınların daha fazla hastalanması, bir zayıflık göstergesi değil; uzun süre taşınan görünmez yüklerin biyolojik bir sonucudur.
Sera Gürsoy Efe kimdir?
Sera Gürsoy Efe, 1993 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. İtalyan Lisesi’nin ardından Babson College’da girişimcilik eğitimi almıştır. Türkiye’ye döndükten sonra Lidya Ventures’ta, büyüme aşamasındaki start-up’lar ve yeni nesil iş modelleri üzerine çalışmıştır.
Kendi zihin sağlığıyla ilgili deneyimleri, onu modern tıbbın ötesinde düşünmeye ve alternatif iyileşme yollarını araştırmaya yönlendirmiştir. Bu süreç, sağlığın yalnızca fiziksel değil; zihinsel, duygusal ve ruhsal boyutlarıyla bir bütün olduğunu anlamasına yardımcı olmuştur.
Bu perspektifle 2020 yılında Miboso’yu kurmuştur. Miboso; bilimsel bilgi ile kadim öğretileri bir araya getirerek, bireyleri güvenilir uzmanlarla buluşturan bütünsel bir wellbeing ekosistemi olarak faaliyet göstermektedir.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



