Kadınların Güçlü Hikayeleri: Geçmişten Geleceğe

Haber MerkeziHaber Merkezi
2 okunma
Kadınların Güçlü Hikayeleri: Geçmişten Geleceğe

Çalışma yaşamım boyunca birçok değerli insanla yollarım kesişti. Ancak bazıları vardır ki, zaman geçse bile kalbimde özel bir yer edinirler. Bu anlamda kendimi oldukça şanslı hissediyorum. Turkcell’deki yıllarımda genel müdürümüz olan Muzaffer Akpınar, her zaman saygı ve sevgiyle andığım bir isim olarak bende özel bir iz bırakmıştır.

Son günlerde bir araya geldiğimizde birlikte gerçekleştirdiğimiz projeleri hatırladık. Kardelenler projesi, aralarındaki en anlamlı projelerden biri olarak her zaman hatırlanacaktır; birlikte yönettiğimiz değerli projelerden sadece bir tanesiydi.

Sohbetimiz oldukça keyifli geçti. Eski günleri yad ettik; çocuklarımızdan, ailelerimizden ve kayıplarımızdan konuştuk.

Bu aralar oğlum John ile de geçmişte yaşadıklarımız üzerine daha fazla konuştuğumuz, birbirimizi daha iyi anlamaya çalıştığımız bir dönem yaşıyoruz. İş hayatımın yoğunluğu nedeniyle ona yeterince zaman ayıramadığımı dile getirdiği anları birlikte değerlendiriyoruz. Bu nedenle, Muzaffer Bey ile sohbet ederken birdenbire ağzımdan şu cümle döküldü:

“Muzaffer Bey, biliyor musunuz, John yirmi günlükken ben işe dönmüştüm.”

Muzaffer Bey bir an duraksadı. Sonra bana bakarak, “Zuhalciğim, çok özür dilerim… gerçekten yaptık mı bunu?” dedi.

Bu özrü bu kadar içtenlikle ifade edebilecek tek kişi Muzaffer Bey’dir. Aslında benim niyetim onun benden özür dilemesi değildi.

O yıllarda hayat böyle şekillenmişti. Bizim kuşağımızdaki birçok kadın için iş hayatında var olmanın yolu yalnızca çok çalışmakla sınırlı değildi. Kadın olduğumuz için üzerimize yüklenen sorumlulukları taşırken, bunları görünmez kılmaya çalışarak çalışıyorduk. İş hayatında cinsiyetsiz bir çalışan gibi davranmanın doğru olduğunu düşünüyorduk. Kadın olmanın getirdiği sorumlulukları ve anneliği mümkün olduğunca gizleyerek, varlığımızı hissettirmeden çalışıyorduk.

Bu nedenle, çoğu zaman erkek meslektaşlarımızdan daha fazla çaba sarf ettik.

Bugün geriye dönüp baktığımda, kadın olmanın getirdiği görünmez yükleri çok daha net bir şekilde görüyorum.

Kadın işten eve döndüğünde, zihni sadece işle dolu olmaz. Evde ne pişecek, çocuğun ödevleri, hafta sonu planları, evin düzeni gibi pek çok sorumluluk onun üzerinden geçer.

Kadın, aynı anda birçok şeyi taşımaya çalışır. İş hayatında başarılı olmak, çocuğunu iyi yetiştirmek ve evini yönetmek ister. Evin düzeni, aile büyükleri ve gündelik hayatın bitmeyen sorumlulukları sıklıkla onun omuzlarına yüklenir. Bir yandan da spor yapmak, kendine zaman ayırmak ve kişisel bakımını ihmal etmemek ister. Ancak üzerine eklenen görünmez sorumluluklar zamanla büyük bir baskıya dönüşür.

“Anne, keşke ben okuldan geldiğimde kapıyı sen açsaydın.”

Bu basit ama derin cümle, eve geldiğinde annesini görmek isteyen bir çocuğun dileğidir. Onunla birlikte olduğumda zihnimde başka şeylerin olmamasını, gerçekten orada olup sadece ona odaklanmamı istediğini şimdi çok daha iyi anlıyorum.

John ile yaptığımız bu konuşmalar, geçmişte yaşadıklarımızı yeniden düşünmeme neden oluyor. Bizim kuşağımız iş hayatında var olabilmek için çoğu zaman sınırlarımızı çizmeksizin çalıştık. Evden işe, işten eve akan ama asla bitmeyen bir tempo… Eve geldiğimizde bile devam eden e-mailler, gelen WhatsApp mesajları ve hafta sonu kahvaltılarından toplantılara çağrılmalar…

Ne tam işteydik ne de gerçekten evde; çoğu zaman ikisinin arasında, bir arafta kalmış gibiydik.

O yıllarda bunun adını bile koyamıyorduk. Bugün geriye dönüp baktığımda bunun ciddi bir baskı yarattığını çok daha net görüyorum.

Hatta iş hayatının özel hayata nasıl kolayca müdahale edebileceğine dair tuhaf örnekler bile yaşadık. Yabancı bir yöneticinin Türkiye’ye geldiğinde kuaföre götürülmesi gibi talepler, sanki işin doğal bir parçasıymış gibi bize iletilirdi. O dönemlerde bu tür taleplere “hayır” demek aklımıza bile gelmezdi.

Geriye dönüp baktığımda, bu durumun bir yerde durması gerektiğini çok net görüyorum.

En büyük dileğim, bizden sonraki kuşakların aynı şeyleri yaşamak zorunda kalmamasıdır. Çalışırken çocuklarına daha fazla zaman ayırabilmeleri ve eve gittiklerinde işi gerçekten kapının dışında bırakabilmeleri için bir ortam yaratılmalıdır.

Bu düşüncelerle bu yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında yapılan bazı toplantıları takip etmeye karar verdim.

Sabahın erken saatlerinde TBWA İstanbul’da düzenlenen panele katıldım. TBWA İstanbul CEO’su Burcu Özdemir’in moderatörlüğünde gerçekleşen bu oturum oldukça ilham vericiydi. Farklı alanlardan konuşmacıların yer aldığı panelin yalnızca ilk bölümünü izleyebildim; programım nedeniyle diğer konuşmaları takip edemeden Diageo Türkiye’nin genel merkezinde düzenlenen bir sonraki panele geçmek zorunda kaldım.

TBWA İstanbul CEO’su Burcu Özdemir

Berlin Film Festivali’nde verdiği etkileyici yanıtlar ve güçlü performansıyla beni etkileyen Özgü Namal’ı dinlemek de ayrı bir heyecan kaynağıydı.

Özgü Namal

Panelde beni en çok etkileyen anlardan biri, Özgü Namal’ın sözleriydi. Başarıdan bahsederken, çoğu zaman gözden kaçan bir noktayı vurguladı: Başarı, pürüzsüz bir yolun sonunda gelmez. Aksine, insanın kendi içinde “başarısızlık” gibi hissettiği kırılma anlarından doğar.

Hayatta insanı en çok dönüştüren anlar, genellikle o kırılma noktalarıdır. Bu nedenle kadınların hikâyeleri yalnızca başarılarıyla değil, yeniden ayağa kalkabilme güçleriyle yazılmaktadır.

Belki de o an düşündüm; insanın kendi içinde “yetemedim” olarak gördüğü anlar, aslında hayatın sunduğu yeni bir başlangıç fırsatı olabilir. John ile

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın