
Hikâyeler ne tamamen gerçektir ne de yalan; yarı gerçeklerdir; iyi kurgulanmış yalanlar ve belirsiz anılardan oluşmaktadır.
Acı Çikolata, Laura Esquivel
Kadınların bu coğrafyada ve dünyanın görünmez, sessiz köşelerinde yaşadıkları durumlar son derece ürkütücü; erkek şiddeti o denli alçakça ki, en korkunç olanı biz yaşıyoruz gibi hissediyoruz.
Felaketler, tüm hikâyeyi altüst ederek insanları geçmişlerinden ve gelecek hayallerinden koparır.
İnsanlık hikâyesinin anlatıcısı ile zalim aynı kişi olsa da, şimdi bulabildiğimiz notlardan ve yazılı metinlerden, kadınların varoluş mücadelesinin tarihini okumak ve anlamanın tam zamanı.
Ben, kadınların varoluş mücadelesini “viral bir yolculuk” olarak tanımlıyorum.
Zira virüslerin evrimsel yolculuğu, Homeros’un Odysseus’unun yolculuğu kadar epik bir süreçtir.
Bu, bir eve dönüş, sabır ve direniş yolculuğudur.
Kadınlar, insanlık tarihinin en az iki bin yılı boyunca “cadı avları” ile yakıldı.
Özellikle yetenekli olanlar, Orta Çağ sonrasında da bu akıma maruz kaldı.
Erken modern dönem Avrupa’sı ve Amerika’da, şifacı oldukları gerekçesiyle cadılık suçlamasıyla yakılan kadınların sayısının 1 milyon ya da daha fazla olduğu düşünülmektedir.
Hekimliğin profesyonel bir meslek olarak tanımlanmasıyla birlikte, şifacılık yoksula, kadına ve çocuğa yardım ve dayanışma olarak kadınlar tarafından sürdürülüyordu; bu durum hurafe ya da bilim karşıtlığı olarak görülmüyordu.
Hekimlik mesleği tanımlandıktan sonra, din, devlet ve adalet iş birliğiyle erkeklerin egemenliğine devredildi.
“Tıbbın tam hakimiyetine sahip olmak, kimin yaşayacağını, kimin öleceğini, kimin doğurgan, kimin kısır olduğunu ve kimin deli, kimin akıllı olduğunu belirleme gücünü ifade ediyordu.”
Yüzyıllar boyunca bilgi birikimini aktararak yoksula, kadına ve çocuğa yardım eden şifacılar, ak cadılar ve otacılar yakıldı.
Biriken tüm bilgiler de onlarla birlikte yok oldu.
Kim bilir hangi sırları açığa çıkaracak buluşlar ve bilgilerdi bunlar.
Aslında yüzlerce yıllık birikim, yakılarak toplumları sağlıkta cehalete sürükledi.
Tıp disiplini ilerleyen dönemlerde, daha yetenekli olanı dışlayarak itibarlı ve kazançlı olanın erkeklerde kalmasını sağlayan erkek hegemonyası ile şekillendi.
Cadı mahkemeleri dini bir destek buluyor, erkek hekimlerin önü açılıyordu.
Halk arasında “bilge kadın” veya “hekim kadın” olarak bilinen bu bireyler, “kötü büyü yapmak” ya da “zarar” verme suçlamasıyla değil, doğrudan “şifacılık” ya da “ak cadılık” ile suçlanarak savunmasız bırakılıp yakıldılar.
Halkın doktorları olarak değer gören bu kadınların tek suçları, şifacılığa cesaret etmeleriydi.
“Halk onlara bilge kadın, otoriteler ise cadı ya da şarlatan dedi. Tıp, kadınlık mirasımızın, tarihimizin ve doğuştan sahip olduğumuz hakların bir parçasıdır.”
Erkek hekimler, zenginlere, aristokratlara ve siyasete hizmet ediyordu.
Halk ise şifacılarından yoksun kalıyordu.
Aslında henüz anestezinin, hijyenin ve asepsinin bulunmadığı dönemlerde, cadı diye yakılan ak cadılardan çok daha fazla zarara neden oluyorlardı.
Ameliyathanelerde yapılan işlemlerde enfeksiyon, evlerde yapılanlardan daha fazla yayılıyor ve ölümcül sonuçlar doğuruyordu.
Orta Çağ ve erken modern dönemde kadınların yaşam döngüsü günümüzdekinin çok daha zorlu koşullarda geçiyordu.
Bu zorlukları aşmak için yalnızca diğer kadınlar dayanışma gösteriyordu.
Gebelerle ve lohusalarla ebeler ilgileniyordu.
Sezaryenin güvenli bir cerrahi işlem olarak kaydedilmesi yirminci yüzyılın ortalarındadır.
Ancak, ilk başarılı sezaryen doğumlarının çoğunun, olanaklardan yoksun kırsal bölgelerde çaresizlik anında gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.
Bu durum, sezaryenlerin anne ölüm döşeğindeyken değil, fetüs sıkıntıdayken ve başarısız doğumun daha erken bir aşamasında yapılabildiği anlamına geliyor.
Fransız cerrah Jacques Guillimeau’nun 1598 yılında yayımladığı ebelik üzerine olan kitabında, “sezaryen” terimini tanıtarak ölü kadınların karnındaki bebekleri ameliyatla almakla ilgili farklı bir kavramdan bahsetmiştir.
Ancak, alaylı kadın şifacıların bilgiyi diğer kadınlardan elden ele aktararak geliştirdikleri doğum alanındaki hâkimiyetleri uzun sürmedi.
Tıp eğitiminin yalnızca erkeklere açık olduğu 1600’lerin başlarına gelindi.
Doğumlarda bebekleri doğum kanalından çekmek için forsepsler kullanılmaya başlanmıştı. Teknolojik üstünlük ve biyolojik zayıflık, doğum alanının da erkeklerin kontrolüne geçmesini sağladı.
Kadınların biyolojik varlıkları, teknoloji ve güç kullanma açısından engel olarak sunulmuş; yüksek kazanç sağlayan tıp disiplinleri erkeklerin hâkimiyetine geçerken, kadınlar daha çok bakım ve onarım gerektiren, az kaz
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



