
Ülkemizin sermaye birikiminin, yani üretimle oluşan kapitalin, geçmişten günümüze oldukça sınırlı olduğu herkesçe malumdur. Bu birikimlerin büyük bir kısmı, faiz gelirleri, finansal manipülasyonlar, kara para aklama ve haksız kazançlarla ilişkilidir. Aynı sorun emek tarafında da kendini göstermektedir; çalışmak yerine yatmayı tercih eden geniş bir kesim, Marx’ın “yaşamak için emeğini satmak zorunda olan” proletarya tanımına uymamaktadır. Bu nedenle, Batılı ekonomik analizler, Türkiye gibi özgün bir coğrafyanın gerçeklerini ve halkının durumunu açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Milletimizin bu eşsiz karakteri, tarih boyunca süreklilik göstermiştir. Bu bağlamda, dünya görüşü ve inançlar üzerinden birbirimize hakaret etme ve saldırma alışkanlığımız oldukça köklüdür. Batılılar ise bu durumu geç de olsa anlamış; örneğin 1915’te Çanakkale’de yaşanan trajedinin ardından, İstiklal Harbi sırasında İstanbul ve Adana’yı koruma ile yetinmişlerdir. Yunanların Anadolu’ya sürülmesi, emperyal bir stratejinin parçası olarak “karşılıklı kırdırma” planı olarak düşünülmüş, fakat bu durum yeni bir ulusçuluk bilincinin doğacağı öngörülmemiştir.
Ankara bilincinin kısa ömürlü olması, Mustafa Kemal’in ardından yeniden dirilen milletimizin, onun ölümünden sonra “Kemalizm” ideolojisine ve Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzensizliğine kapılmasına yol açmıştır. Yabancı düşmanlığına ihtiyaç duymayan bu durum, günlük yaşamımızda sürekli olarak kendini göstermektedir. Avantaların paylaşımı dışında, başka hiçbir konuda birlik ve beraberlik sağlanamamaktadır. “Kimlik” konusunda ciddi sıkıntılar yaşayan Türkler, kendilerini sadece karşıt görüşler üzerinden ifade edebilir hale gelmiştir.
Örneğin Amedspor’un Süper Lig’e yükseldiği Iğdır maçı sonrası, takımın Senegalli oyuncusunun kendi ülke bayrağıyla sevinci, dikkat çekici bir olaydır. Bayrağın renklerinin yeşil-sarı-kırmızı olması ve PKK sembolü olarak algılanması, güvenlik güçlerinin müdahalesine neden olmuştur. Amedspor’un başarısını yalnızca Trabzonspor’un kutlaması da dikkat çekicidir. “Trapezusspor” veya “Trabendespor” gibi adlandırmalar gündeme gelmektedir. Beşiktaş için “Kunepetrospor” (taş beşik), Fenerbahçe için “Bağçe-ifenerspor”, Galatasaray için ise “Sykaisaray” gibi isimler önerilebilir. Ayrıca, Tunceli’ye yeniden Dersim denmesi için çabalar da sürmektedir. Bu durumda Amedspor’a bir kez daha Diyarbakırspor dememiz mümkün mü?
Kendi kimliğini ve coğrafyasını bilmemek, ülkemizdeki çatışma ve tepkilerle kendini göstermektedir. Özellikle 24 Nisan’dan bu yana; Ermeni tehciri, Çanakkale zaferi, İşçi Bayramı gibi konularda, sosyal medyada birbirimizi eleştirmek ve “tıktıklamak” için kullandığımız telefonlar, bunun bir göstergesidir. Bu paylaşımlara eşlik eden, devletin üst kademelerindeki bazı hesaplar tarafından kullanılan, konuyla ilgisi bulunmayan fotoğraflar da artık şaşırtıcı gelmemektedir. Anayasa Mahkemesi başkanının “kul hakkı-haram-ibadet-gönül gözü” gibi ifadeleri kullanması ve mesir macunu dağıtılırken kadınları ve çocukları ezme durumu, bu çelişkilerin bir başka örneğidir. Gaziantep’e deniz getiren bir belediye var mı? Nankörlük etmemeliyiz. Göç yolunda dinlenmek için mola veren leylekleri (sadece Hatay’da 53) vurmak suç mu?
Ülkemizdeki entelektüel kesim de bu olumsuz durumlardan muaf değildir. Ara Güler için “iyi fotoğraf çekmek yeterli değil” denmesi, Ahmet Hamdi Tanpınar için “toplumun sorunlarına kör; normal bir yazar, abartmayalım” şeklinde eleştiriler yapılması gibi durumlar dikkat çekmektedir. Örneğin, türkücü Mustafa Keser’in anlattığı bir fıkrada “Yahudi ile Kayserilinin farkı mı var?” ifadesinin, Caesarea’da yaşayan “Romalılar” üzerinde bir etki yaratması dikkat çekici bir durumdur.
Bu tartışmalar sürerken, örneğin Çin’den gelen bir TV ekibinin Muş laleleri üzerine bir belgesel çekmesi, ülkemizin uluslararası alandaki büyük değerlerini ortaya koymaktadır. Kendi coğrafyamıza sahip çıkma çabamız, çoğu zaman sözde kalmakta ve son yıllarda artan yabancı kültür etkileriyle dengelenmektedir. T.E. Lawrence ve sonrasında birçok yabancının, coğrafyamıza geldiğinde geleneksel giysiler giymesi, günümüzde Galata çevresindeki bazı “kendini bilmez” Batılıların geleneksel Türk kıyafetleri giymesi gibi absürt bir durum ortaya çıkarmaktadır. Artık biz, İskoçya’ya gidip etekle poz veren, Türk cumhuriyetlerinde yerel kıyafetler giyen, Güneydoğu’dan daha aşağıya inince Arap gibi davranmayı tercih eden bir topluluk haline geldik.
Son olarak, devletimizin yeni çıkardığı kanun hükmünde kararname ile yurtdışında bulunan vatandaşlarımızın parasını ülkemize getirmeleri için kayıt ve sorgulama yapılmayacak. “Nereden buldun?” gibi sorular sorulmayacak; bu durum son derece “milliyetçi” bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. Her şeye rağmen bu noktada sağlanan birlik ve beraberlik gözleri yaşartacak kadar anlamlıdır. Selçuk Erdem’in bir dönem tasvir ettiği meşhur cehennem serisi, böyle detaylara önem veren ve hesaplarını iyi bilen bireyleri anlatmaktadır!
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



