
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 3000 günden fazla süredir tutuklu bulunan Gezi hükümlüsü iş insanı ve insan hakları savunucusu Osman Kavala ile ilgili olarak toplandı. Türkiye’nin AİHM kararlarına uymadığı gerekçesiyle başlatılan yaptırım sürecini, Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Ali Emrah Bozbayındır savundu. Bozbayındır, Gezi eylemleri hakkında, “Bu durum, birden fazla eylemin birleşimi ve çok sayıda aktörün katılımıyla işlenen kolektif bir suçtur. Suç teşebbüs aşamasında tamamlanmış sayılır” ifadesini kullandı. Kavala’nın hükümeti devirmeye teşebbüsten cezalandırılmasını haklı bulduğunu belirtti.
AİHM, 25 Mart Çarşamba günü Osman Kavala için yeniden toplandı. 17 yargıçtan oluşan Büyük Daire, Kavala’nın ikinci başvurusunu ele almak üzere 2,5 saat süren bir duruşma gerçekleştirdi. Duruşma sonrasında kararın hemen açıklanması beklenmiyor. AİHM, Kavala’nın ikinci başvurusunu öncelikli olarak değerlendiriyor ve nihai kararın önümüzdeki aylarda açıklanması öngörülüyor. Davada Türkiye hükûmetini temsil eden Bozbayındır, savunmasını yaptı.
“Bu mevcut vaka, kolektif bir suç”
Hükûmeti savunan Bozbayındır, Gezi Parkı eylemleri hakkında yaptığı açıklamada, “Demokrasi doğası gereği kırılgandır ve bu nedenle korunmalıdır. Devletlerin, demokratik düzeni ciddi tehditlere karşı koruma hakkı ve görevi vardır. Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi, devletin demokratik kurumları ve kamu düzenini korumak için bir araçtır. Bu madde, bir teşebbüsün varlığının gerekliliğini öngören geleneksel bir devlet koruma suçudur. Mevcut vakada, birden fazla eylemin birleştiği ve çok sayıda aktörün katılımının olduğu bir kolektif suç söz konusudur. Suç teşebbüs aşamasında tamamlanmış kabul edilmektedir.” dedi.
“Hedefin tam olarak gerçekleşmesi gerekli değildir; çünkü başarılı olursanız, bu suçu yargılayacak bir hâkim kalmayacaktır”
Bozbayındır, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin, hükümeti ortadan kaldırmaya yönelik teşebbüsleri suç saydığını belirtti. Bu madde, hükümeti devirmeye yönelik eylemler harekete geçirildiğinde uygulanır. Hedefin tam olarak gerçekleşip gerçekleşmediği önemli değildir; çünkü bu tür suçlarda başarılı olursanız, muhtemelen bu suçu yargılayacak bir hâkim kalmayacaktır. İcraya başlanmış olması yeterlidir. Bu durum, devletin direnç göstermiş olmasının cezai sorumluluğu ortadan kaldırmadığını ifade eder. Bu bağlamda, Gezi Protestoları bir ayaklanma hareketi olarak değerlendirilmektedir.
Haziran 2013’teki olayların zirve noktasında, Taksim Dayanışması, ülkeyi bir “yangın yeri” olarak tanımlamış ve protestoları belirleyici bir güç olarak sunarak, devletin itibarının sarsıldığını, bunun sadece bir başlangıç olduğunu iddia etmiştir. Bu beyanlar, şiddeti meşrulaştırmaya çalışmış ve hem halka hem de makamlara, devlet otoritesini sarsma girişimlerinin yeterince organize olduğunu işaret etmiştir.
Yargıtay’ın Gezi’nin bağlamı ve arka planına ilişkin kararlarında, şiddetli ayaklanma hareketlerinden çok önce, 2011’den itibaren belirli hazırlık faaliyetlerinin yürütüldüğü de vurgulanmıştır. Bu tür suçlarda önemli olan, eylemlerin gerçekleştiği andaki siyasi ve sosyal bağlam ile hedeflenen nesnenin önemini dikkate alan vakaya özel bir değerlendirmedir.
Yargılamadaki yasallık testinin önemli bir tartışma noktası olduğunu ifade eden Bozbayındır, başvurucunun ceza kanununun genel hükümlerini göz ardı ettiğini belirtti.
Başvurucu, “yerel mahkemelerce atıfta bulunulan ve kendisinin zor veya şiddet kullandığını kanıtlayan tek bir delil dahi yok” iddiasında bulunmuştur. Bu, ispatlanması gereken olgunun yanlış nitelendirilmesi olarak değerlendirilmektedir.
“Başvurucu, müşterek faili” olarak mahkum edilmişti“
Başvurucunun yaklaşımının temelindeki önerme, ‘Eğer şiddet eylemini bizzat gerçekleştirmediyse, beraat etmelidir’ şeklindedir. Ancak, başvurucu, şiddet eylemlerini şahsen işlediği için değil, Türk Ceza Kanunu’nun 37. maddesi uyarınca suçun “müşterek faili” olarak mahkum edilmiştir.
Yerel mahkemeler, başvurucuyu ayaklanma hareketinin organizasyonu, planlanması ve liderliğindeki rolü nedeniyle diğer sanıklarla birlikte müşterek fail olarak mahkum etmiştir. Bu nedenle, başvurucunun eylemleri ve rolü, şiddet ve cebir içeren kolektif isyan bağlamında değerlendirilmiştir. Devlete karşı işlenen suçlara ilişkin klasik doktrin, icra edenler ile yönetenler arasında uzun süredir bir ayrım yapmaktadır. Liderlik kadrosuna mensup bir müşterek failin, bizzat şiddet kullanmış olması gerekmez.
Bu noktada, Graham’ın bu spesifik hukuki problem üzerine yaptığı çığır açan çalışmasındaki gözlemlerine dikkat çekmek gerekir: ‘Komplolar, isyanlar, ayaklanmalar, casusluk ve sabotajlar grup fenomenleridir; genellikle perde arkasında çalışan ve planın icrasına katılmayan birkaç yetenekli bireyin ilhamını gerektirir. Eğer hukuk, sadece fiziksel şiddet eylemlerine girişen kişilerin yakalanması ve cezalandırılmasıyla sınırlı kalırsa, bu liderler cezadan kurtulacak ve yeniden komplo kurmakta özgür olacaklardır.’
Yerel mahkeme önündeki deliller; başvurucunun şiddet eylemleri içinde bir figür olduğunu göstermektedir
Bu gözlemler, mevcut davanın koşullarına tam olarak uymaktadır. Yerel mahkeme önündeki deliller; başvurucunun, başkalarına rehberlik eden, maddi ve lojistik destek sağlayan ve şiddet eylemleri başladıktan sonra da bu faaliyetlerine devam eden bir figür olduğunu ortaya koymaktadır.
Bir ayaklanmaya altyapı, finansman ve stratejik yönlendirme sağlayan bir kişinin, bu isyan şiddete dönüştükten sonra katkısının şiddet ve cebirle hiçbir illiyet bağı taşımadığını iddia etmesi makul değildir. Önemli olan, müşterek failin katkısının bir bütün olarak ele alındığında suçun işlenmesi ile olan illiyet bağıdır.
Başvurucunun rolü; şiddetle birleşen sürekli ve kitlesel aksamaların, hükümetin işlevsel kapasitesi üzerinde cebri baskı oluşturduğu koşulları yaratmıştır.
Güncellenecek…
<h3 id="Ne-olmuş </p>
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



