
iahaber Haber Merkezi
Türkiye’de siyasi dinamikler değişiyor gibi görünse de bazı unsurlar sabit kalıyor.
BU HABERİ, iahaber ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
iahaber’E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
ABONE OL
Zaten abone misiniz?
Üye girişi yapın
Parti isimleri değişiyor, logolar yenileniyor, liderler değişiyor. Yeni iletişim ekipleri oluşturuluyor, yeni sloganlar geliştiriliyor ve farklı kampanyalar hazırlanıyor.
Ancak, Kürt meselesi söz konusu olduğunda devletin yüzyıllık refleksi her partide kendini yeniliyor.
Yeni Parti’nin Kürt meselesine dair duruşu nedir? Bu konuda bir bilgi var mı? Sadece birkaç açıklama, parti programında yer alan birkaç paragraf ve hazır siyasi iletişim mesajlarından fazlası yok. Kürt meselesi gündeme geldiğinde Yeni Parti siyasetçileri “Demirtaş neden hapiste?” sorusunu soruyor; hemen ardından Gezi tutuklularına atıfta bulunarak hem Kürtlere bir selam gönderiyorlar hem de iktidarı eleştiriyorlar. Böylelikle, asıl seçmenlerini rahatsız edecek bir adım atmaktan kaçınıyorlar.
Herkesin memnun olduğu düşünülüyor. Ancak bu durumun gerçekte böyle olduğu tartışmalı.
Sorun yeni değil; CHP’nin Kürtlerle olan ilişkisinin tarihsel niteliğinde yatıyor.
Kürtlerin oyuna ihtiyaç duyulduğunda demokrasi hatırlanıyor. Devletin Kürt meselesine dair temel varsayımlarının sorgulanması gerektiğinde ise başka bir dil devreye giriyor. Dersim katliamı için Meclis’te özür tartışılırken, bir CHP milletvekilinin “Analar Dersim’de boşuna ağlamadı, gerekirse yine ağlarlar” sözü bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Demokrasi bir yere kadar. Ardından devlet devreye giriyor.
Kürtlerin oyu var, kendileri yok
CHP geleneğinin Kürtlerle ilişkisindeki temel çelişki budur.
Kürtlerin oyuna ihtiyaç var. Ancak Kürtleri eşit bir siyasal özne olarak kabul etmek söz konusu olduğunda işler değişiyor.
Kılıçdaroğlu İstanbul’da HDP heyeti ile görüşür; fakat heyetin ön kapıdan değil, gazetecilere görünmeden garaj kapısından çıkması tercih ediliyor. Görüşmek elbette gerekli; ancak aynı fotoğraf karesinde yer almak riskli. Kürtlerle olan ilişkinin özeti bazen tek bir garaj kapısında bile görülebilir.
Bu durum, Türkiye siyasetinde sıkça karşımıza çıkıyor. En dikkat çekici örneklerinden biri 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimiydi.
Kemal Kılıçdaroğlu aday olduğunda, Kürt seçmenin büyük çoğunluğu ona destek verdi. Diyarbakır’da aldığı oy, Türkiye ortalamasının çok üzerindeydi.
Selahattin Demirtaş, hapisteyken açıkça Kılıçdaroğlu’na oy istedi.
Kürt seçmen açısından bu sadece bir aday tercihi değildi. Otoriter rejimin sona ereceği, hukukun yeniden işleyeceği, kayyum politikalarının biteceği ve Kürt meselesinde en azından demokratik bir kapının açılacağı umudu vardı.
Kürtler bu umutla sandığa gitti.
Ancak aynı günlerde Ankara’da farklı bir pazarlık yapılıyordu.
Kılıçdaroğlu, ikinci tur öncesinde Ümit Özdağ ve Zafer Partisi ile kamuoyundan gizlenmiş bir protokol imzaladı.
Daha sonra ortaya çıkan belgeler, Zafer Partisi’ne İçişleri Bakanlığı dahil üç bakanlığın verilmesinin öngörüldüğünü gösterdi.
Ümit Özdağ, daha sonra MİT konusunda da kendisine söz verildiğini iddia etti.
Bir tarafta size oy veren milyonlarca Kürt, diğer tarafta hapisteki Selahattin Demirtaş’ın oy istemesi, diğer tarafta ise Kürtler, göçmenler ve güvenlik politikalarında Türkiye’nin en sert ırkçı-milliyetçi çizgilerini temsil eden Zafer Partisi’ne İçişleri Bakanlığı’nı bırakmayı kabul eden gizli bir anlaşma.
CHP’nin Kürtlerle ilişkisi tam da burada görünür hale geliyor.
Kürtlerden demokrasi adına oy istiyorsunuz, ardından onların bilgisi olmadan, devletin baskı aygıtlarından birini, onlara karşı sert bir siyasal çizgi izleyen bir partiye bırakmayı pazarlık konusu yapıyorsunuz.
Buna sadece “seçim stratejisi” demek yeterli değil.
Bu, Kürtleri eşit siyasal özne olarak görmemenin en bariz örneklerinden birisidir.
Eşit yurttaş kabul ettiğiniz insanlara böyle yaklaşamazsınız.
İstanbul’daki “Demokrasi İttifakı”
Aynı mesele İstanbul belediye seçimlerinde de farklı bir şekilde karşımıza çıktı.
Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’u kazanmasında Kürt seçmen desteğinin önemli olduğu biliniyor.
Sonrasında bu ilişki sık sık “demokrasi ittifakı” olarak anıldı.
Ancak gerçekten öyle miydi? Yoksa başarılı bir seçim ittifakı mıydı?
İkisi birbirinden farklıdır.
Seçim ittifakı yapmakta bir sorun yok. Partiler birbirlerinin oyuna ihtiyaç duyar, seçmenler belirli adaylara destek verir, karşılıklı beklentiler oluşur. Bütün bunlar siyasetin olağan bir parçasıdır.
Sorun, seçim ittifakının sonrad
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



