
Şu anki durum, başlıkta belirtilen kakofoniyi akla getiriyor. Ancak, bu kakofoni kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkıyor; zira ülkemizde, iç içe geçmiş iki farklı “süreç” devam etmekte.
Bu süreçlerden ilki, Ergin Yıldızoğlu’na atfedilen “süreç olarak faşizm” kavramındaki “süreç”tir; ikincisi ise Kürt sorununa dair var olduğu düşünülen barış sürecidir.
Yıldızoğlu’nun söz konusu kitabı, “Yeni Faşizm”, 2020 yılında Cumhuriyet Kitapları tarafından yayımlandı. Kitapta “Süreç Olarak Faşizm” kavramı, yalnızca ayrı bir bölüm başlığı olmanın ötesinde, yazarın genel yazım tarzına ve son yılların en önemli kavramlarından birine işaret ediyor. Bu kavram, günümüz Türkiye’sini anlamada önemli bir kılavuz niteliği taşıyor.
Yıldızoğlu, kitabının son sayfasında şu ifadeleri kullanıyor: “Büyük bir olasılıkla, gelecekte tarihçiler AKP Türkiye’sini, ‘süreç olarak faşizmin’ ilk tipik örneği olarak anacaklar.” (s. 110) Gerçekten de, kitabın sunduğu analiz ve kavramlar, yayımlanmasının ardından her aşamada doğrulanmış durumda.
Bu sebeple, Yıldızoğlu, Kürt özgürlük hareketine dair eleştiri ve uyarılarında da benzer bir yaklaşım sergilemekten kaçınmıyor. Dikkate değer eleştiriler ve uyarılar şunlardır:
Kişisel olarak, AKP iktidarının 2013-2015 yılları arasındaki Çözüm Süreci’ndeki tutumunu, günümüzle kıyaslandığında daha inandırıcı buluyorum. Kürt sorununu çözmek, ülkemizin uzun zamandır ihtiyaç duyduğu bir meseledir. O süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan, tarihe bu sorunu çözen bir siyasetçi olarak geçme arzusunu taşımaktaydı. Ancak o dönemde, bugünkü gibi bir “ne pahasına olursa olsun” kararlılığı yoktu. O şartlar altında iktidarını kaybetme riski bulunmuyordu. Bugün ise durum tam tersine, özellikle Abdullah Öcalan’ın sürece dahil olmasıyla birlikte bir “tehlike” ortaya çıkıyor. Bu tehlike, “süreç olarak faşizm” ile iç içe geçmiş bir olasılık haline gelmiştir.
Türkiye’nin Kürt sorununda şu an, belki de geçici bir aşama olarak, hantal bir TBMM komisyonunun raporu ve Kürt silahlı hareketinin temsilcisi Abdullah Öcalan öne çıkmaktadır.
Bahsi geçen rapor, toplum açısından kapsamlı olması beklenen bir komisyonun ürünüdür. Hemen hemen “herkes” oradaydı; siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ve etkili isimler katılım gösterdi. Bu durum, iktidarın istemesiyle mümkün oldu; gelecekte komisyonun hesap vermesi gerektiğinde “hepiniz oradaydınız!” denilebilecekti.
Bir yandan, bu komisyon gibi kapsamlı bir çalışma, toplumun önemli bir kesiminde Kürt sorununa çözüm arayışı açısından ilgi uyandırma potansiyeline sahipti. Bu durum, toplumsal barış için bir zemin hazırlama işlevi görebilirdi. Bu açıdan, geri dönülmez bir adım olarak değerlendirilebilir.
Bu tür kurnaz ve meşrulaştırıcı mekanizmalar, “yeni faşizm”lerin özellikleri arasında yer almakta. Yıldızoğlu’nun kitabında bu tür motiflerin pek çok örneği bulunmaktadır. Meclis ve Komisyon Başkanı Numan Kurtulmuş’un rapora yazdığı “Takdim” yazısı da benzer bir mekanizmanın ürünü gibi görünmektedir.
Bu bağlamda, Numan Kurtulmuş, Erdoğan iktidarında benim “supap işlevi” olarak nitelendirdiğim rolü üstlenen isimlerden biri olmuştur; tıpkı Meclis başkanlığı görevini yürüten Bülent Arınç ve son dönemin Devlet Bahçeli’si gibi.
Raporda dikkat çeken söylem öğeleri arasında, ilk bakışta olumlu görünen genel içerikli ifadeleri örnek olarak sıralamak mümkündür:
- toplumsal barış
- millî dayanışma
- tarihî sorumluluk
- yasa yapıcı ve denetleyici Gazi Meclis
- kalıcı bir çözüm ufku
- hukukun üstünlüğü
- adaleti sağlama gücü zayıflayan her yapı toplumda yeni kırılganlıklar meydana getirmektedir.
- hukukla tahkim edilmiş bir istikamete doğru
İlk bakışta olumlu bir izlenim bırakan bu söylem öğelerinin soyut kaldığı ve somut niyetler veya öneriler içermediği açıktır.
Aynı “Takdim” yazısında, tartışmalı veya belli koşullara bağlı unsurlar da yer almaktadır:
Türkiye Büyük Millet Meclisi, millî iradenin tecelligâhı olarak milletimizin geleceğini ilgilendiren her meselenin meşru çözüm adresidir.
Burada göz ardı edilen önemli bir nokta, Meclis’in yüksek yargı tarafından ve evrensel hukuk ilkeleri doğrultusunda denetlenmesi gerekliliğidir.
“Sürecin” adından başlayarak asıl tartışılması gereken ancak irade yetersizliğine kurban giden söylem öğesi ise “terör meselesi”dir. Bu meselenin belirdiği noktalara “Takdim” yazısından bir örnek verecek olursak:
Türkiye’de terör meselesinin kalıcı biçimde çözülmesi, yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı kalmayan, çok boyutlu, çok yönlü, çok katmanlı ve çok taraflı politikaları zorunlu kılmakta, siyasal meşruiyet, toplumsal kabul ve demokratik kapasitenin aynı anda güçlendirilmesini gerektirmektedir.
Genel bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde, komisyonun ve raporun “süreç olarak faşizm”in “fırsata çevirme” politikasını yansıttığı anlaşılmaktadır.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



