
16 yıl önceydi. Kara ölümün yeniden kapısını çaldığı yer Karadon’du. O dönemde iktidarın yaşı henüz sekizdi. 30 madenci, kömür topraklarında hayatlarını kaybetti. İktidarın Çalışma Bakanı ise bu durumu “güzel öldüler” sözleriyle geçiştirdi.
Madenler ve madencilerin ölümü etrafında sürekli olarak “Bu işin fıtratında var” söylemleri dolaşıyordu; bununla yetinilmeyip, unutulmaması gereken bir “tekme” de görüldü.
Şimdi ise bazı madenciler yürüyüşe geçerek açlık grevine başladı, bedenlerine acılarını kazıyıp yazdı, açlıklarını haykırdı ve kendilerine verilmesi gereken hakları sıraladı.
“Güzel ölenler”in “güzel” bile olmadığı, sadece “bir hayat” özlemiyle haykırışları ise gözaltına alındı. Ölülerine güzelleme yapanlar, dirilerinin gasp edilmiş haklarını, karartılmış insanlıklarını ve çocuklarının açlıklarını dile getirmelerine katlanamıyordu.
Biat ve itaat üzerine kurulu düzen, itirazı asla hoş karşılamıyordu. Boyun eğmek zorundaydın; başını kaldırdığın an, “kolluk kuvveti” devreye giriyordu. Bu güç, özel menfaatleri korumak için “kulluk kuvveti” haline getirilmişti.
Akbelen’de, Migros grevinde ve Karadeniz köylerinde bu durum böyleydi; köylü kadınları yerlerde sürünürken, bu düzenin acımasızlığı bir kez daha gözler önüne seriliyordu.
Peki, düzenlerinin çarpıklığını daha nasıl anlatabilirlerdi? İtirazlarını dile getirmeden önce, mesela bir gazetecinin gözaltına alındığını, cinayetlere karşı sokağa çıkan kadınların coplandığını, iktidarı protesto eden gençlerin “kolluk kuvvetleri” tarafından toplanıldığını görmüştü muhtemelen madenci. Onları izlerken hissetmediği acı, şimdi kendi üzerindeki baskı altında hissettiği öfke ve haksızlığa karşı isyanla birleşiyordu.
Çünkü mesele budur!
O şirketin madencisi, Soma’dakiyle ve Karadon’daki ile omuz omuza olmadıkça, madencilerin hepsi o köylülerle, o kadınlarla, o gençlerle aynı duyguyu paylaşmadıkça ve tersine, o kadınlar, o gençler, o köylüler, diğer işçiler, madencilerin duygusunu kendi duygularına katmadıkça, bir gün biri coplanır, bir gün diğeri toplanır.
“Sınıf” kavramı burada devreye giriyor. Sınıfını bilenlerin, sınıf bilinciyle hareket edenlerin birbirlerini görmesi, hissetmesi ve kendi hayatlarının ve mücadelelerinin yoldaşı olarak görmesi gerekiyor.
Bu toprakların, yani burada yaşayanların “zenginliği”, ormanları, tarlaları, kıyıları talan ederek servet yapan ve doymayanlar ile bu durumu koruyan “siyasi muhafızlar”a karşı durmak gerekiyor. Yoksa, Rousseau’nun sesine kulak verilmesi gerekebilir:
“Bir toprak parçasını çevirip ‘burası benim’ demeyi akıl eden ve buna inanacak kadar saf insanları bulan ilk kişi sivil toplumun gerçek kurucusu olmuştur. Eğer birisi çıkıp kazıkları sökerek veya hendeği doldurarak kendi benzerlerine ‘Sakın bu düzenbazı dinlemeyin. Meyvelerin herkese ait olduğunu, toprağın kimseye ait olmadığını unutursanız kayboldunuz demektir’ diye bağırmış olsaydı, insanoğlu kim bilir kaç savaştan, kaç suçtan, kaç cinayetten, sefaletten ve dehşetten kurtulmuş olurdu.”
“Güzel ölen” ama “berbat yaşatılan” madenciler gözaltından gözyaşlarına aktı; eşleri ve çocukları yanlarına gelince. AKP iktidarının “muhafız” akarı erkânı, fotoğraflara baksın: Neredeyse tamamı başörtülü, yüzlerinde acı, çocukları için endişeli kadınlar.
“Neredeeen nereyeee” değil mi!
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



