
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de gerçekleştirilen Ortak Savunma Anlaşması, Ankara’nın güvenlik yapısında önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor. Bu anlaşma, taraflardan birine yönelik bir saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasını öngörmesiyle, Türkiye’yi NATO’nun 5. maddesinin yanı sıra ikinci bir kolektif savunma taahhüdü altına sokuyor. Suudi Arabistan’ın güvenlik garantilerini çeşitlendirme isteği ve Pakistan’ın ekonomik ve stratejik derinliğini artırma arzusu anlaşılabilir bir durum. Ancak Türkiye’nin hedefleri daha karmaşık; savunma sanayisi, Körfez sermayesi ve bölgesel nüfuz açısından önemli fırsatlar doğabilir. Fakat Pakistan’ın Hindistan ve Afganistan, Suudi Arabistan’ın ise İran ve Yemen kaynaklı güvenlik sorunları Türkiye’nin tehdit algısını da etkileyebilir. Burada asıl merak edilen, Türkiye’nin hangi yeni güvenlik ihtiyacı dolayısıyla ikinci bir kolektif savunma yükümlülüğüne girdiği ve bunun karşılığında neler elde edeceğidir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan liderleri
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülke için farklı anlamlar taşımaktadır. Suudi Arabistan’ın durumu oldukça nettir; Riyad, Amerika Birleşik Devletleri ile olan tarihsel güvenlik ilişkisini zedelemeden garantilerini çeşitlendirmek, Türkiye’nin askeri ve teknolojik kapasitesini, Pakistan’ın stratejik ağırlığını kendi güvenlik sistemine entegre etmek istemektedir. Pakistan için de anlaşmanın mantığı güçlüdür; Suudi sermayesi, Türkiye ile gelişen savunma sanayi ilişkisi ve Ortadoğu’ya açılan yeni stratejik derinlik önemli fırsatlar sunmaktadır. Türkiye ise, bu üçlü yapının en kıymetli unsurlarından biri olan gelişmiş konvansiyonel askeri kapasitesini, operasyonel tecrübesini ve hızla büyüyen savunma sanayiini masaya koymaktadır. Böylece Ankara’nın anlaşmadan sermaye, teknoloji, pazar ve jeopolitik nüfuz elde etme ihtimali bulunmaktadır.
Ancak ittifakların başarısı sadece kazanılan kapasiteyle ölçülemez; üstlenilen riskler de dikkate alınmalıdır. Türkiye’nin Pakistan ile köklü tarihsel ilişkileri bulunsa da Hindistan ile yaşamsal bir askeri ihtilafı bulunmamaktadır. Suudi Arabistan, Türkiye için önemli bir bölgesel ortak olmasına rağmen Riyad’ın İran, Yemen ve Körfez güvenliği ile ilgili tehditler, Ankara’nın tehdit haritasında yer almamaktadır. Türkiye, İran ile Suriye, Irak, Kafkasya gibi birçok alanda rekabet halindedir; buna rağmen Cumhuriyet dönemi boyunca iki ülke doğrudan çatışmadan kaçınmayı başarmıştır. Mekke’nin Türkiye açısından en temel riski, müttefiklerin askeri kapasitesini paylaşırken, aynı zamanda onların tehdit haritalarını da ithal etme olasılığıdır. İttifak kurmak, müttefiklerin kapasitesini paylaşmak anlamına gelirken, müttefiklerin tüm düşmanlarını üstlenmek stratejik bir maliyet oluşturabilir.
Tarihsel perspektif bu tartışmaya önemli bir derinlik kazandırmaktadır. Cumhuriyet dönemi, doğu ve güney çevresinde iki farklı güvenlik modeli denemiştir. Sadabad Paktı, Türkiye, İran, Irak ve Afganistan’ı ortak bir düşmana karşı askeri bir blok içinde toplamaktan ziyade, tarafların birbirlerini tehdit olarak algılamalarını azaltmaya çalışıyordu. CENTO ise Soğuk Savaş döneminde Türkiye, İran ve Pakistan’ı Sovyet tehdidine karşı bir araya getirdi. Günümüzde Türkiye ve Pakistan, Mekke çerçevesinde yeniden aynı yapı içinde yer alırken, bu kez İran dışarıda, Suudi Arabistan içeridedir. Ayrıca, CENTO’nun karşısında açık bir Sovyet tehdidi bulunurken, Mekke’nin ortak tehdidi aynı netlikte tanımlanmamıştır.
Buradan hareketle Türkiye açısından daha temel bir soru ortaya çıkmaktadır. Türkiye, 1952’den bu yana NATO üyesidir ve büyük ölçekli dış saldırılara karşı güçlü bir kolektif savunma sistemine sahiptir. Mekke’nin anlamı, Türkiye için ikinci bir NATO oluşturmak olamaz. Yeni yapının mantığı, Türkiye’ye NATO’nun sağlayamadığı ekonomik, teknolojik ve jeopolitik hareket alanını kazandırmasıyla açıklanabilir. Suudi sermayesinin Türk savunma teknolojisi ile birleşmesi, Pakistan ile ortak üretim derinleşmesi ve Türkiye’nin Ortadoğu-Güney Asya hattında yeni bir güvenlik düzeninin kurucu aktörü haline gelmesi mümkündür. Ancak bu durum, Türkiye’nin istemediği savaşlara sürüklenme riskini de beraberinde getirebilir ve bu durumda Mekke, stratejik bağımlılık üretmeye başlayabilir.
Mekke’nin Türkiye açısından asıl sınavı burada yatmaktadır. Anlaşma, İran karşıtı bir mezhepsel bloğa dönüşmemeli, Türkiye’yi Pakistan-Hindistan rekabetinin askeri tarafı haline getirmemeli, Suudi Arabistan’ın tercihleri doğrultusunda ortaya çıkacak her bölgesel çatışmayı Türkiye’nin savaşı haline getirmemeli ve Ankara’nın NATO içindeki yükümlülükleriyle çelişmemelidir. Eğer savunma sanayiinde kalıcı yatırımlar, ortak teknolojiler, üretim ölçeği ve yeni pazarlar yaratabilirse Türkiye’nin bölgesel gücünü artırabilir. Devlet aklının sorması gereken beş soru ise şunlardır: Türkiye ne kazanıyor? Ne veriyor? Hangi riski azaltıyor? Hangi yeni riski üstleniyor? Ve hangi durumda savaşa girme yükümlülüğü doğuyor?
Türkiye’nin gerektiğinde kendi savunmasını yapacağına dair caydırıcılık söylemi, egemen bir devletin topraklarına ve güvenliğine yönelik saldırılara karşı savunma iradesinin ifadesidir. Ancak Mekke Anlaşması, bu basit denklemi genişletmektedir. Çünkü kolektif savunma mantığı, yalnızca Türkiye’ye değil, Suudi Arabistan veya Pakistan’a yönelik bir saldırının da Ankara’nın önüne güvenlik kararı olarak gelme ihtimalini yaratır. Dolayısıyla tartışılması gereken, Türkiye’nin savaştan çekinip çekinmemesi değil; hangi ülkeye, hangi coğrafyada ve hangi koşullarda yapılan saldırının Türkiye Cumhuriyeti açısından savaş nedeni sayılacağıdır.
Giriş — Bir imzadan daha fazlası
Mekke’de atılan imzayı yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki ilişkilerin yeni bir aşaması olarak değerlendirmek eksik kalır. Türkiye, bu anlaşmayla savunma sanayi iş birliğini genişleten ya da ortak tatbikatların çerçevesini belirleyen sıradan bir askeri düzenleme değil, taraflardan birinin güvenliğini diğerlerinin güvenliğiyle ilişkilendiren kolektif savunma mantığına adım atmaktadır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bu mekanizmayı NATO Antlaşması’nın 5. maddesiyle teknik olarak karşılaştırması bu nedenle önemlidir. Mekke henüz NATO değildir; ortak komuta yapısı, yetmiş yılı aşan kurumsal hafızası ve yerleşmiş askeri planlama mekanizmaları yoktur. Ancak kullanılan ilke önemlidir: Bir ülkeye yönelik saldırı artık yalnızca o ülkenin meselesi değildir.
Tartışma tam da bu noktada başlamalıdır. Çünkü savunma iş birliği ile kolektif savunma arasında nitelik farkı bulunmaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan’a silah satabilir, Pakistan ile ortak üretim yapabilir, üç
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



