Meşruiyet Krizi: İktidarın Kırılgan Dönemi

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Meşruiyet Krizi: İktidarın Kırılgan Dönemi

Tarih boyunca, iktidarlar ister krallık, ister cumhuriyet ya da diktatörlük biçiminde olsun, zor ile rızanın bir birleşimi üzerine inşa edilmiştir. Bu iktidarların, ordu, iç güvenlik, yargı ve yasalar aracılığıyla zor kullanma yetenekleri bulunmaktadır. Ancak, uzun süreli varlıklarını sürdürebilmeleri için, toplumun en azından bir kesiminin onları “haklı” veya en azından “katlanılabilir” olarak görmesi gerekmektedir. Bu durum, günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

Rıza unsurunun baskın olduğu zamanlarda, zor unsuru geri planda kalır. Ancak yasakların artması ve cezaların ağırlaşması, çoğu zaman rıza üretme yeteneğinin zayıfladığını gösterir. Bu tür dönemlerde, iktidar güçlü gibi görünse de aslında kırılgan bir yapıya sahiptir. En tehlikeli an, iktidarın güçlü görünüp, toplumun içten içe ondan kopmaya başladığı anıdır. İnsanlar itaat edebilir, fakat artık inançları zayıflar ve iktidarı sahiplenmezler.

Güçlü görünen rejimlerin meşruiyet temeli çöktüğünde, bu durumun ne kadar hızlı bir şekilde dağılabileceği tarihsel örneklerle gösterilmiştir. 18. yüzyıl sonlarında Fransa’da monarşi, askeri ve idari açıdan hâlâ ayakta kalmıştı; ancak vergi adaletsizlikleri ve aristokrat ayrıcalıkları, rejimin rıza üretme kapasitesini tüketmişti. 1917’de Çarlık Rusya’sı geniş bir ordunun yanı sıra, savaşın yıkımı ve siyasal katılımın yokluğu nedeniyle meşruiyetini kaybetmişti. 1979 öncesi İran’da ise Şah, modernleşme projeleri yürütmesine rağmen, siyasal temsil eksikliği nedeniyle toplumdan kopmuştu. 1989 Doğu Avrupa’sında da duvarların yıkılmasının nedeni askeri yenilgi değil, meşruiyet erozyonuydu. Tüm bu örneklerin ortak noktası, zor aygıtının meşruiyet kaybını telafi edememesiydi.

Meşruiyetin Dayanakları

Meşruiyet, iktidarın varoluş nedenini ve yönetim biçimini topluma anlatabilmesiyle başlar. “Ulusu koruyoruz,” “eski rejimin açtığı yaraları sarıyoruz,” “refahı artırıyoruz,” “adaleti tesis ediyoruz” gibi söylemler, insanların iktidarın neden var olduğunu anlamalarına yardımcı olur. Ancak esas mesele büyük başarı hikâyeleri anlatmak değildir. İnsanlar her karardan memnun olmayabilir. Önemli olan, yönetimin kendini ifade edebilmesi ve yaptıklarını gerekçelendirebilmesidir. Bu gerekçe mantıklı ve ikna edici bulunduğunda, düzen meşru görünür. Gerekçenin zayıflaması durumunda ise yapılanlar artık doğal ve gerekli görünmemeye başlar.

Meşruiyet aynı zamanda bu anlatının kimin için kurulduğuyla da bağlantılıdır. Bireyler kendilerini sistemin dışında hissettiğinde, rejimle olan bağları zayıflar. Bu bağ yalnızca sandıkla kurulmaz; yerel aracılar ve şikâyetleri toplama kanalları da önemli rol oynar. Bu kanallar kapandığında, rıza hızla erimeye başlar. İnsanlar iktidara itaat etseler bile artık onu “kendilerinin” saymazlar.

Meşruiyet, adalet ve öngörülebilirlik duygusuna da dayanır. Keyfilik arttığında endişe büyür ve meşruiyet zayıflar. Kararların kişilere göre değil, kurallara göre alındığına inanıldığında, karar kötü olsa bile otorite çoğu zaman meşru görülür. Ancak aynı muamele farklı kişiler için uygulanıyorsa, hukukun yerini keyfi irade alır.

Bu unsurlar birbirinden bağımsız değildir. Anlatı zayıfladığında temsil göstermelik hale gelir; temsil zayıfladığında adalet ayrıcalık gibi algılanır; adalet zayıfladığında ise anlatı bir mazeret üretme çabası gibi görünmeye başlar. Meşruiyet kaybı genellikle bu alanların birbirini besleyen biçimde aşınmasından kaynaklanır.

Meşruiyetin Uluslararası Alana Yansıması

Modern dünyada iktidarların kaderini belirleyen meşruiyet, yalnızca bir iç mesele olmanın ötesine geçmiştir. Bir rejimin varlığını sürdürebilmesi, kendi toplumunda rıza üretebilmesi kadar uluslararası alandaki algısına da bağlıdır. İç meşruiyet ile uluslararası meşruiyet birbirine bağlıdır; biri zayıfladığında diğeri de etkilenir.

Kendi toplumunda rıza üretemeyen, zor kullanarak hüküm süren ve hukuku keyfileştiren rejimler, dış koruma zırhını kaybetmeye başlarlar. Uluslararası hukuk, diplomasi ve ittifaklar, meşruiyet zemini sağlam rejimler için koruyucu bir unsurdur. Bu zemin çöktüğünde, aynı araçlar rejimi kuşatan ve baskılayan mekanizmalara dönüşebilir.

Bu nedenle, iktidarların varlıklarını sürdürebilmeleri için meşruiyetin hayati önemi kadar, bunun doğal bir uzantısı olan uluslararası meşruiyet de kritik bir öneme sahiptir. Uluslararası siyaset çoğu zaman içteki meşruiyet krizlerinin dışa yansıdığı bir alan haline gelir. İç meşruiyetini kaybeden iktidarlar, dışarıda daha az savunulurlar ve müdahalelere daha açık hale gelirler. Ancak bir dış müdahalenin iktidarı gerçekten devirebilmesi, iç meşruiyet krizinin derinleşmesine ve güvenlik aygıtının çözülüp çözülmediğine bağlıdır.

Meşruiyet meselesi, yalnızca yurttaş-devlet ilişkisiyle sınırlı bir iç politika başlığı değildir; aynı zamanda savaş, barış ve müdahale kararlarını belirleyen küresel bir siyaset meselesidir. Bu tür despotik rejimler, hüküm sürdükleri ülke için aynı zamanda bir “güvenlik açığı”dır.

Dış güçlerin, bir ülkenin yaşadığı meşruiyet krizi nedeniyle müdahale etme isteği, aynı zamanda kendi kamuoylarını ve uluslararası aktörleri bu müdahalenin meşruluğuna ikna edecek gerekçeler üretmelerini gerektirir. Çıplak güç, çoğu zaman yeterli olmaz; mutlaka bir anlatı ve meşruiyet çerçevesi ile desteklenmelidir. Bu yüzden başka ülkelerdeki rejimleri devirmeye kalkışan güçler, “çıkarlarımız gereği müdahale ediyoruz” demek yerine, kendi kamuoylarındaki tereddütleri ortadan kaldıracak anlatılar oluştururlar. Terörizmle ilişkilendirme, kitle imha silahları iddiaları, nükleer tehditler, narkotik ticareti, insan hakları ihlalleri veya “kendi halkını katleden rejim” söylemleri bu işlevi görmektedir.

Rejim Rıza Üretebiliyor mu?

İran örneği, bu bağlamda öğretici bir durum sunmaktadır. İsrail’in İran içindeki yüksek düzeydeki istihbarat kapasitesi ve zaman zaman gerçekleştirdiği nokta operasyonları, yalnızca askeri bir başarı olarak değerlendirilemez. Bunun için yerel işbirliği ağlarının varlığı gereklidir. Bu durum, rejimin toplumla kurduğu bağın zayıfladığına işaret etmektedir. Bazı İranlıların dile getirdiği “rejim devrilsin de kim devirirse devirsin” türündeki ifadeler, bir ulusal bilinç kaybından ziyade rejimin meşruiyet kaybını göstermektedir. Rejim, kendisini ulusun kaderiyle özdeşleştirme kapasitesini kaybettiğinde, toplum da “ulus

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın