
GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN – 19
Gece saatlerinde, yaşlı anılarla dolu günlüğümün sayfaları arasında gezinmekteyim…
KRAKOW, 17 Şubat 2018
İçsel kaosum dinmek bilmiyor…
Bir melankolik şehirden diğerine doğru trene atlıyorum.
Bu acılı coğrafya, belki de benim hüzünlü ruh halime iyi geliyor.
Bu toprakların kar ve kışında, bir zamanlar insanların yaşadığı acılara dokunmak, onları hissetmek istiyorum.
Başka bir şekilde yaşamak içimden gelmiyor belki de…
Memleketim de bu dönemlerde acı çekiyor,
hapishaneler ve mahkemeler dolup taşıyor.
Dünyam da karanlık.
İçimi saran kasvetli bir boşluk duygusundan kurtulamıyorum.
Varşova’ya gelirken, Czesław Miłosz’u yanımdan ayırmadım.
1940’larda, Hitler’in işgali altındaki Polonya’da,
şu notu düşmüştü Miłosz:
Her şeye rağmen yaşamaya devam ediyorduk,
çünkü biz yazardık, yazmaya gayret ediyorduk.
Zaman zaman birimiz kayboluyordu.
Toplama kamplarına atılırdık
veya kurşuna dizilirdik.
Kutuplarda gittikçe eriyen
bir buz parçası üzerinde yaşayan
insanlara benziyorduk.
Miłosz, Nazi işgali altında votka içmeye erkenden başladıklarını
anlatıyor; zira akşam saat altıda sokağa çıkma yasağı var.
Korkularını dindirmeye votkanın iyi geldiğini ifade ediyor.
Ve bu bitmek bilmeyen votka seanslarında,
kendi aralarında totalitarizmin Avrupa kültüründeki köklerini tartışıyorlar.
Bir tarafta Hitler…
Diğer tarafta Stalin…
1939’da Polonya’yı paylaşmışlar.
Büyük pay Hitler’in işgali altında.
Tartışmalar, demokrasi üzerine de yoğunlaşıyor.
Hitler “demokrasinin ürünü”dür.
Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da, demokrasiye yönelik büyük umutlarla kurulan
Weimar Cumhuriyeti’nin başarısızlığı,
Hitler’i seçim sandığından iktidara taşıyan bir beceriksizliktir…
Bu nedenle, demokrasi birçok Polonyalı entelektüel, şair ve sanatçı için tu kaka haline gelmiştir.
Ama karşı tarafta da Stalin var.
“Centilmen hümanist” dediler, “tarafsız gözlemci” olmakla suçlandı
Miłosz, bu çıkmazı içsel olarak hissediyor ve yaşıyor.
Hitler’den nefret ediyor, ancak bu duygu ve düşünce onu
Stalin’in tarafına yönlendirmiyor.
Bu nedenle genç şairler arasında pek popüler değil.
Bu satırları yazarken, tenha bir kahvede
Bach’ın en sevdiğim adagio’larından biri kulağıma çalınıyor, içim ısınıyor.
İyi ki Bach var!
İyi ki hüzünle beni baş başa bırakmıyor.
Miłosz’un iç dünyasındaki çıkmazı düşünüyorum.
Hitler sayesinde demokrasiyi zamanını doldurmuş bir düşünce
olarak gören Polonyalı genç şairler, Miłosz gibi yazarlara alaycı bir dille
“centilmen hümanist” diyorlar.
Miłosz ise Nazi işgaline karşı yeraltı mücadelesine mesafeli.
Kurşuna dizilme ya da Auschwitz ölüm kampına gönderilme korkusunu taşıyor.
Bu yüzden büyük bir mücadelede “tarafsız gözlemci” olarak suçlanıyor.
Miłosz, işgal döneminde arkadaşlarının neredeyse yarısını kaybeder.
Milliyetçilik ve Yahudi düşmanlığından nefret ediyor.
18. yüzyıl Aydınlanmacılığına yakın bir duruş sergiliyor.
Holokost’a rağmen devam eden Polonya’daki antisemitik damarı da biliyor.
Polonyalı Yahudiler ölüm kamplarında
yakılırken, Polonya’da esen kayıtsız havanın farkında.
Bu nedenle “Campo de Fiori” şiirini yazıyor,
Nazi işgali derinleşirken…
Neden bu şiiri yazıyor?..
“Campo de Fiori” ve aklın özgürleşmesi
Campo de Fiori, Roma’da sevdiğim,
her gidişimde uğrayıp
bir de yazı yazdığım güzel bir meydan.
Bir seferinde Miłosz’un
aşağıdaki şiirini de yanımda getirmiştim.
Yazım şöyle başlıyordu:
Campo de Fiori…
Çiçek Tarlası Meydanı…
Roma’nın kilisesi olmayan tek meydanı burası.
Kim bilir kaçıncı gelişim.
Her seferinde Bruno’nun etrafında bir tur atar, sonra
heykele nazır İl Nolano kahvesinde oturur,
İtalyanların insanın içini ısıtan şamatasını seyre dalarım.
Bazen yazı yazarım.
Bazen de Bruno’yla birlikte düşünürüm,
özgürlüğü, bağımsız ve eleştirel düşünceyi…
Bugün meydan daha şenlikli, pazar kurulmuş…
Bu sefer yanımda, yıllar önce bir okurumun gönderdiği
Czesław Miłosz’dan bir şiir var,
adı “Campo de Fiori”.
Miłosz, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Polonyalı bir şair.
Onu 1980’lerde Tutsak Akıl kitabıyla tanımış
ve kendi “aklımın özgürleşmesi”nde faydasını görmüştüm.
Önce Czesław Miłosz’un şiirini okudum.
İlk dizeleri çarpıcıydı, tarihi meydanı çok güzel anlatıyordu,
sanki günümüzü anlatıyormuş gibiydi.
Roma, Campo de Fiori;
Zeytin ve limon sepetleri,
Şarapla yıkanmış,
Çiçeklerle bezenmiş kaldırımlar,
Masalara saçıyor satıcılar
Pembe ürünlerini denizin,
Siyah üzüm salkımlarını,
Tüyleri üzerine düşen şeftalilerin.
İşte tam bu meydanda
Yakıldı Giordano Bruno;
Tutuşturdu cellat,
Bakışları altında, meraklı serserilerin.
Ve daha sönmemişti alevler,
Doluverdiğinde tavernalar;
Başlarında zeytin ve limon sepetleri,
Ortalıkta dolaşırken satıcılar.
(…)
Ve Varşova’da bu güzel pazar günü
gülen kalabalıklar…
Cüzzamlıymış gibi kaçanlar ve Albert Camus
Miłosz, şiirinde Orta Çağ karanlığını anlatıyor.
Kilise’ye meydan okuyan Giordano Bruno,
odunların üstünde cayır cayır yakılırken,
onu kendinden geçerek izleyen kalabalığı iş
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



