
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’nin boğazlar üzerindeki egemenliğini uluslararası deniz ticaretinin ihtiyaçlarıyla birleştiren nadir metinlerden biridir. Bu nedenle mesele sadece İstanbul ve Çanakkale ile sınırlı kalmamaktadır. Günümüzde Hürmüz Boğazı’nda yaşanan kriz de benzer bir soruyu gündeme getiriyor: Dünyanın stratejik bir boğazı, kıyı devletinin güvenliğini ihlal etmeden ve büyük güç rekabetini serbest bırakmadan nasıl korunur? Montrö, Hürmüz için birebir bir şablon sunmasa da, güçlü bir siyasal ve hukuki mantık sağlamaktadır.
Boğaz rejiminin asıl başarısı
Montrö’nün tarihsel önemi, boğazları ne “tam uluslararasılaştırılmış” bir alan ne de “tam kapalı ulusal mülk” olarak düzenlemiş olmasındadır. 1936’daki rejim, Türkiye’nin güvenliğini gözeterek geçiş rejimini yeniden yapılandırmıştır; ticaret gemileri için serbest geçiş ilkesi korunurken, savaş gemileri için tür, tonaj, ön bildirim ve Karadeniz’de kalış süresi gibi ayrıntılı sınırlamalar getirilmiştir. Bu şekilde, Karadeniz’e kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan devletler arasında makul ve uygulanabilir bir menfaat dengesi oluşturulmuştur.
Bu nedenle Montrö, yalnızca teknik bir boğaz sözleşmesi olarak değil, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin hukuki bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Çünkü bu ilke, somut kurallara dönüştüğünde devlet davranışlarını etkileyebilir. Montrö, Türkiye’ye savaş durumunda, çatışan tarafların savaş gemilerini sınırlama; savaşan taraflar için geçişi kendi takdirine bırakma; yakın savaş tehlikesi görüldüğünde ise daha geniş yetkiler kullanma imkânı tanımıştır. Bu çerçeve, barışın iyi niyete değil, düzenlenmiş ihtiyata dayalı olmasını sağlamıştır.
Montrö’nün savaş yıllarındaki gerçek değeri
Montrö’nün tarihsel değeri, yalnızca barış zamanında bir geçiş rejimi kurmakla sınırlı değildir; aynı zamanda savaş zamanında Türkiye’ye hukuki bir siper sağlamasıyla da ilişkilidir. İkinci Dünya Savaşı süresince Ankara, Boğazlar üzerindeki denetimini sadece egemenlik iddiasıyla değil, uluslararası bir sözleşmenin verdiği yetkiyle kullanmıştır. Bu sayede Türkiye, ne Mihver’in ne de Müttefiklerin taleplerine doğrudan boyun eğen bir ülke imajı vermiştir; her iki tarafa da aynı temel cevabı verebilmiştir: Türkiye, kendi iradesiyle değil, Montrö hükümlerine göre hareket ediyordu.
Bu durum önemsenmelidir. Büyük güçlerin baskısı altında, bazen en önemli güç, yalnızca askeri kapasite değil, kararların hukuki meşruiyetidir. Montrö, Türkiye’ye tam da bunu sağlamıştır. Savaşan devletlerin savaş gemilerinin geçişini sınırlayan hükümler, Boğazlar’ı büyük güçlerin doğrudan deniz rekabetine açmayan bir güvenlik rejimi oluşturmuştur. Daha da önemlisi, Türkiye’ye yönelik baskıları siyasal pazarlığın çıplak alanından çıkararak hukuk alanına taşımıştır. Böylece Ankara’nın aldığı kararlar, yalnızca ulusal iradenin değil, uluslararası sözleşmenin uygulanması olarak sunulabilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı boyunca bu hukuki zemin, Türkiye’ye pasif değil, aktif bir tarafsızlık alanı sağlamıştır. Almanya, Karadeniz’de Sovyetler’e karşı deniz gücü ihtiyacını farklı yollarla aşmaya çalışırken, Müttefikler de Boğazlar meselesini kendi savaş hesapları içinde değerlendirmiştir. Türkiye ise bu iki baskı arasında kendisini büyük güçlerin serbest rekabet alanına dönüştürmemiştir. Montrö burada yalnız bir metin değil, bir diplomatik kalkan işlevi görmüştür. Türkiye’nin asıl kazanımı da budur: askeri gücünden daha büyük bir hukuki caydırıcılık elde etmek.
Barışın korunması, NATO ve Batı ile entegrasyon
Montrö, tek başına Karadeniz’de barışı sağlamamaktadır; ancak barışın bozulmasını zorlaştıran bir rejim tesis etmiştir. Bunun yakın dönem en açık örneği, Türkiye’nin 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını “savaş” olarak nitelendirmesi ve ilgili hükümleri uygulayarak Boğazlar’ı çatışan tarafların savaş gemilerine kapatmasıdır. Montrö’nün gerçek değeri tam burada yeniden görünmüştür: Türkiye, bir blokun deniz koridoru gibi değil, denge üreten bir boğaz bekçisi olarak hareket edebilmiştir.
NATO üyeliği açısından da Montrö’nün etkisi dolaylı ama derindir. Savaş sonrası dönemde Sovyetler Birliği’nin hem sınır hem de boğazlar rejimine yönelik baskıları, Türkiye için meselenin yalnızca hukuki değil, egemenlik meselesi olduğunu net bir şekilde göstermiştir. Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılması elbette sadece Boğazlar’la açıklanamaz; ancak Boğazlar üzerindeki egemenliği koruma ihtiyacının bu yönelişin merkezindeki unsurlardan biri olduğu açıktır.
Batı ile ekonomik ilişkiler ve Avrupa hattı açısından da benzer bir durum söz konusudur. Montrö, ne Ankara Anlaşması’nın ne Gümrük Birliği’nin ne de adaylık statüsünün doğrudan kaynağıdır. Ancak Türkiye’yi ticaret yollarına açık, aynı zamanda kurallı ve öngörülebilir bir boğaz rejimi uygulayan bir devlet olarak konumlandırdığı için bu ilişkilerin jeopolitik zeminini güçlendirmiştir. Ekonomik yakınlığın hukuki temeli ayrı olsa da, güvenlik coğrafyasının istikrarı ekonomik entegrasyonun sessiz ön koşullarından biridir.
Büyük güçlerin hassasiyeti neden normaldir?
Bu nedenle dünyanın jeopolitik olarak güçlü devletlerinin İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın açık tutulmasına gösterdiği hassasiyet, anormal değil, tarihsel olarak beklenen bir durumdur. Sorun, büyük güçlerin ilgisinin varlığı değil; bu ilginin hangi rejim altında yönetileceğidir. Montrö’nün başarısı da tam bu noktadadır: Boğazlar’ın dünya ekonomisi ve güvenlik dengesi açısından önemini kabul eder, fakat çözümü Türkiye’nin egemenliğini budayarak değil, Türkiye’nin yetkisini merkezde tutarak ve çok taraflı kurallarla çerçevelendirerek oluşturur.
Başka bir ifadeyle, Montrö büyük güçlerin hassasiyetini inkâr etmez; onu ehlileştirir. Uluslararası ticaretin ve güvenliğin gerektirdiği açıklığı kabul eder, fakat bu açıklığı Türkiye’nin egemenlik haklarını silen bir uluslararasılaştırmaya dönüştürmez. Sözleşmenin kalıcılığı da tam bu dengeden doğmaktadır.
Kanal İstanbul: by-pass değilse bile gri alan riski
Kanal İstanbul tartışmasının esas ağırlığı burada ortaya çıkıyor. Resmi tez, projenin Montrö’ye halel getirmediği, kanalın insan yapımı bir su yolu olarak Türkiye’nin tam yetkisi altında bulunduğu ve Montrö rejiminin Türk Boğazları açısından işlemeye devam edeceği yönündedir. Devletin savunduğu pozisyon budur.
Ancak stratejik itiraz tam da bu resmi tezin etrafında şekilleniyor. Zira mesele, kanalın bir günde Montrö’yü ortadan kaldırması değil; Montrö’nün etrafında yeni bir hukuki yorum ve baskı alanı açıp açmayacağıdır. Üstelik ekonomik mantık da sorgulanmalıdır: Montrö, barış zamanında ticaret gemilerine Boğazlar’dan gece-gündüz serbest geçiş tanırken ve kılavuzluk ile römorkaj
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



