
iahaber Haber Merkezi
Ruteba Doğan
Bir oyunun derinliğini iki cümle arasında değerlendirmek mümkün mü? Çehov’un Üç Kız Kardeş adlı eserinde, ilk ve son cümle aynıdır: “Moskova’ya gideceğiz.” Bu, trajik bir tekrarın simgesidir. Yaşanılanlar, beklentiler, kayıplar ve evliliğe dair hesaplar, bir kardeşin yavaş yavaş dağılması, bu iki benzer cümlenin ortasında gizlidir. Cümleyi dile getirenin sesi değişir; başlangıçta bir davet gibi duyulan bu söz zamanla bir alışkanlık haline gelir. Umudun tuhaflığı, aynı ifadeyi tekrar ederken geçen zamanı ve yaşamı gözler önüne serer.
BU HABERİ, iahaber ABONELERİNİN DE
SAĞLADIĞI KATKIYLA OKUYORSUNUZ.
iahaber’E ABONE OL,
BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞİ DESTEKLE!
ABONE OL
Zaten abone misiniz?
Üye girişi yapın
Çehov’un Moskova’ya yüklediği anlam üzerinde düşünmek ilginç. Moskova, üç kız kardeş için sadece bir varış noktası değil, aynı zamanda hayata yeniden başlama umudunun simgesidir. Çalışmak, sevmek, farklı bir yaşam kurmak, mevcut hayattan sıyrılmak… Moskova, bunların hepsinin bir arada değerlendirilebileceği bir yer olarak öne çıkar. Ancak oyun ilerledikçe, şehir giderek uzaklaşır ve duygusal olarak da ondan kopuş başlar; geriye sadece bir ses olarak yankılanan Moskova kalır. Hayat bambaşka bir yöne akar, beklenenler gerçekleşmez, gitme hayali ertelenir, umut yitirilir ama “Moskova’ya gideceğiz” denmeye devam edilir. Anlam, Moskova’ya gitmekten ziyade, bu tekrarlanan cümlenin yaşamda ne ifade ettiğine dönüşür.
Tekrarlanan bu cümle, benim veya başkasının olsa da, hayatta ne anlam taşır? Seçim beklentisi, yeni bir oluşuma duyulan yakınlık veya uzaklık, yargılara karşı güvensizlik, hak arayanların mücadelesi, günü kurtarma telaşı… “Bir gün her şey değişecek” inancına tutunarak yaşamak. Tüm bu durumlarda benzer bir eğri hissediliyor. Başlangıçta dolu olan bir söz zamanla boşalsa da söylenmeye devam eder. Umut kaybolduğunda bile, onu ifade eden sözler tekrar edilir. Tekrar tekrar söylenenler, umulan ya da inanılan şeylerden uzaklaşmışken bile, sadece hayatta kalmanın bir yolu olarak kalır. Gerçekleşeceğine dair bir inançla, umut azalsa da konuşmaya devam etmek; önemli olan sonucun kendisi değil, o sona ulaşmak için gösterilen çaba ve yön duygusudur. Çünkü yön kaybolursa, geriye ne kalır bilinmez, bu nedenle aynı cümleler tekrar edilir. Belki de bu, bir tür umudu yeniden üstlenme çabasıdır. Çehovvari bir durum.
Terry Eagleton, “İyimser Olmayan Umut” adlı eserinde iyimserlik ile umudu birbirinden ayırır. İyimserlik, Eagleton için çoğunlukla gerekçesiz bir mizaç halidir; her şeyin yoluna gireceğine dair gerçeklerle yüzleşmeyen bir güven duygusudur. Eagleton, bu iyimserliğe mesafeli durur ancak umudu elden bırakmaz. Peşinde olduğu şey, kaybı görüp eylemden vazgeçmeyen bir umuttur. Başka bir deyişle; yıkımın ortasında yer alan umuttur. Her defasında yeniden üstlenilen bir çaba olarak belirecektir. Üç Kız Kardeş oyununun başlarında, küçük kardeş İrina gençliğinin coşkusuyla doludur. Oyun ilerledikçe, İrina’nın kayıplar sonrasında umutla kurduğu ilişki, Eagleton’ın tanımladığı umuda daha yakın görünmektedir. Çehov, İrina’nın kırık dökük umudunu yeniden canlandırır. Günlük yaşamda bu zor olsa da, bazı günler kaybı görüp yine de bir şey yapabilmek, bazı günler yalnızca tutunmak mümkündür. Bazen neye tutunduğunu bile bilmeden. Yıllardır değişmeyen bir olayın bir gün değişeceğine inanmak… Çelişkili, ama hayatın özüdür.
Lauren Berlant ise “Zalimlik İyimserlik” adlı kitabında bu çelişkiyi irdeler. İnanç ve umut kaybolmuşken bunların neden devam ettiğine dair bir sorgulama yapar. Berlant’a göre özne, “iyi bir hayat” fantezisine (kariyer, aşk, ait olma, kurtuluş vaadi…) sıkı sıkıya bağlıdır; bu bağ, özneyi geliştirmekten çok tüketir, çünkü zalimdir. Ancak özne bu bağı bırakmaz, zira bırakmak, mücadeleye anlam veren son ipliği de koparmak demektir. Tanıdık bir durum; insanlar her zaman iyi sonuçlanacağına inandığı şeylere bağlanmaz. Bazen bağ, sonuçlardan bağımsız olarak hayatı taşır. Bir şeyin düzeleceğine dair inanç, umut zayıfladıkça o şey hakkında konuşmaya devam eder. Hatta inanç zayıfladığı için daha fazla konuşulabilir; çünkü susmak, o ihtimali tamamen terk etmekle eşdeğerdir. Kız kardeşlerin Moskova’ya olan bağlılığı, hayatlarındaki anlamı bir örnek olarak gösterir. Moskova’ya gitmek gerçekleşmediğinde, Moskova ortadan kalkmaz; gerçekleşmeyen şey gündelik yaşamın içinde yer edinir.
Eagleton ve Berlant’ı birlikte incelerken, Çehov’un Üç Kız Kardeş oyunu ve “Moskova’ya gideceğiz” cümlesi aklımda yankılanıyor. Eagleton, boşalmış bir sözün nasıl yeniden doldurulabileceğini sorgularken, Berlant, bu sözün neden terk edilmediğini irdelemektedir. Birinde yeniden hareket etme olasılığı, diğerinde ise bağın sürdürülmesiyle hayat devam ediyor. Günlük deneyimim, bu iki düşünce arasında gidip geliyor. Bazı günler, Eagleton’ın önerdiği direncin peşinden giderek kayıplara rağmen bir şeyler yapabiliyoruz. Bazı günler ise zamanın ve hayatın ağırlığı çöker; kalan tek şey Berlant’ın tarif ettiği o bağ oluyor; tutunmak, çünkü bırakmak büyük bir çöküş anlamına gelir. Bu iki düşüncenin yitirildiği yerde ise tutunma kapasitesi geçici bir süre geri çekilir; inanç, inançsızlık, umut ve umutsuzluk tezatlığından sıyrılarak kesintiye uğratan bir duruma dönüşür. Durmak, umut ile umutsuzluk arasındaki boşluğu değil, başka bir biçimde görebilmenin koşulunu oluşturur.
Durmak, bir süre hiçbir şey düşünmemek, herhangi bir ihtimali öne çıkarmamak demektir. Ne geçmişe ne de geleceğe doğru hareket etmeden, durup her iki zamana da bakmak
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



