Münih’te Avrupa’nın Geleceği ve Türkiye’nin Rolü

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Münih’te Avrupa’nın Geleceği ve Türkiye’nin Rolü

Davos’un ardından, uluslararası siyasette gözler bu kez Bavyera’nın güzel şehri Münih’e çevrildi. 13-15 Şubat tarihleri arasında düzenlenen “62. Münih Güvenlik Konferansı”nda, Almanya Şansölyesi Fredrik Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İngiltere Başbakanı Keir Starmer ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi önemli isimler bir araya gelerek Avrupa’nın geleceğini değerlendirdi. Eski ABD Başkanı Trump’ın 2002’den bu yana Avrupa Birliği’nin genişleme, demokratik haklar ve serbest ticaret konularını önemsemediğini belirtmesinin ardından, şu anki tartışmaların temelinde “Amerika Avrupa’dan çekilirse, bizim durumumuz ne olur?” sorusu yatıyor.

Şansölye Merz’in Açılış Konuşması

Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’na Almanya Başbakanı Merz’in yaptığı açılış konuşması damgasını vurdu. Kural temelli uluslararası düzenin sona erdiğine dikkat çeken Merz, Avrupa’nın Amerika’ya bağımlı olmadan kendi başının çaresine bakması gerektiğini vurguladı. Bu bağlamda Türkiye’nin de işbirliği artırılması gereken ülkeler arasında anılması, bazı çevrelerce “AB Türkiye’nin önemini anladı” şeklinde yorumlandı. Ancak Merz, Türkiye’nin adını anarak AB’nin ortak değerler ve çıkarlar paylaşmayan yeni ortaklara açılması gerektiğini ifade etti.

Merz’in bahsettiği ülkeler arasında, Avrupa Birliği’nin sınırlarından 4000 kilometre uzakta bulunan Hindistan ve Güney Afrika gibi devletler de yer aldı. Türkiye, AB için sıradan bir ülke olmaktan öte, yaklaşık 20 yıldır üyelik müzakereleri yürütmekte. Diğer ülkelerle aynı konumda bulunması ise bir sevinç kaynağı olmaktan çok, bir hayal kırıklığı olarak değerlendirilmelidir. Merz’den bir gün sonra sahneye çıkan AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen ise işbirliği yapması gereken ülkeleri sıralarken, Türkiye’nin adını anmamıştır.

Münih’te, konuşmaların ana temasını oluşturan Avrupa’nın güvenliği için Amerika’ya bağımlılığın sona ermesi gerektiği fikri, tüm katılımcılar tarafından tekrarlandı.

Avrupa’nın Kendi Güvenliğini Sağlama Çabaları

Aslında Avrupa’nın kendi savunma kimliğine sahip olma isteği, Trump döneminde gündeme gelmiş bir konu değil. Bu düşünce, Avrupa Birliği’nin kuruluşundan çok daha öncelere dayanmaktadır. 1948 yılında Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un imzaladığı Brüksel Antlaşması ile “Batı Avrupa Birliği” adlı bir savunma işbirliği örgütü kurulmuştur. 1954’te Almanya ve İtalya’nın katılımıyla genişleyen bu yapı, 2011 yılında AB tarafından devralınarak tarihe karışmıştır.

Avrupa’nın güvenlik ve savunma alanındaki girişimleri, Avrupa Güvenlik ve Savunma İnisiyatifi (ESDI), Ortak Savunma ve Güvenlik Politikası (CSDP) ve Daimi Yapılandırılmış Savunma İşbirliği (PESCO) süreçleriyle devam etmiştir. Ancak bu girişimlerin hiçbirinden NATO’ya alternatif olabilecek somut bir sonuç çıkmamıştır. AB, beş yıl önce kendi imkanlarıyla Afganistan’dan askerlerini tahliye etmekte zorlanmış ve ABD’den yardım istemiştir.

AB Ordusu Mümkün mü?

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu “Brueguel”in tahminlerine göre, Avrupa’nın ABD’ye bağımlı olmadan caydırıcı bir güç oluşturabilmesi için 300 bin ilave askere ve savunma harcamalarını ortalama yüzde 3,5 oranında artırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Münih’te Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını gayri safi milli hasılalarının (GSMH) yüzde 10’una çıkarması gerektiğini belirtti. Ancak bu noktada, gerekli mali kaynakların sağlanmasının yanı sıra, savaşacak askerlerin temin edilmesi de büyük bir sorun teşkil etmektedir. Almanya’da yapılan bir kamuoyu yoklamasında, gençlerin yüzde 70’i savaş çıkması durumunda orduya katılmak yerine ülkeyi terk edeceklerini belirtmiştir.

AB’nin en üst diplomatik koltuğunda oturan Kaja Kallas, bu tartışmalar başlamadan önce “Bir Avrupa ordusuna ihtiyacımız yok. Savunmada entegrasyona ve sahada birlikte çalışmaya ihtiyacımız var” şeklinde bir açıklama yapmıştır. Avrupa’da 172 farklı türde ana silah sistemi, uçak, araç ve savaş gemisi bulunurken, ABD’de bu sayı sadece 32’dir. Savaş stratejileri açısından bakıldığında, 27 ülkenin farklı silahlarıyla uyumlu bir komuta ve kontrol mekanizması oluşturmanın zorluğu göz önüne alındığında, yeni bir ordu kurmaktan daha karmaşık bir süreç olduğu anlaşılmaktadır.

Trump, Avrupalıların kendi başlarına savunma konusunda yeterli olamayacaklarını iyi bildiği için bu konuyla dalga geçmektedir.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın