
Abdullah Öcalan üzerine bağımsız bir tartışma başlattığınızda, devletten bağımsız bir şekilde hareket ettiğinizde, toplumun çeşitli kesimlerinden ciddi tepkilerle karşılaşabilirsiniz. Hatta bazı meslektaşların, ifade özgürlüğünün sona erdiği yer olarak Öcalan’ı konumlandıran ‘düşünce insanları’ şeklinde komik yansımaları da ileride işimize yarayabilir, bunu akılda tutmakta fayda var!
Ancak esas sorun açıktır; bu konuyu meşruiyet veya statü gibi bir perspektiften ele almamız, hemen ‘aklama’, ‘sempatizan’ veya ‘propagandist’ gibi etiketlerle damgalanmamıza neden olur. Bu damgayı da çoğu zaman meslektaşlarımız bizden önce vurur.
Geçmişteki deneyimler hâlâ zihinlerimizde tazeliğini koruyor. Eğer Kürt meselesi bu şekilde gündemde kalmaya devam ederse, bizleri hedef gösterenlerin, bir süre sonra bizimle yan yana olma isteği ortaya çıkabilir!
Ancak tehlike hâlâ geçerliliğini koruyor. Türkiye’de eğer mesele bir barış süreciyse, Kürt meselesi her an her şeyi değiştirebilir; bunun bilincindeyiz. Fakat devlet adına biri çıkıp “Abdullah Öcalan’ın statü meselesi vardır ve bu tartışılmalıdır” ifadesini kullanıyorsa, bu fırsatı değerlendirmemek, yıllardır kurduğumuz söylemleri sahipsiz bırakmak anlamına gelir. Aynı zamanda “Öcalan’ın iletişim sınırlarını kaldırmanın zamanı geldi” konusunu gündeme getirmek için de uygun bir zemin oluşmuş olur.
Dikkat edin, Türkiye’nin Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi projesinden dışlanamayacağını biz yıllardır vurguluyoruz. “Öcalan’ın statüsü demektir Kürt’ün statüsü demektir” görüşünü de yine uzun zamandır dile getiriyoruz.
Bu konuları gündeme getirmenin bedeli ise, en iyi koşullarda medya gruplarının, köşe başlarını tutan medya çevrelerinin ‘dışlanacaklar listesi’nde yer almak, sistemden, çoğunluktan, ana akımdan uzak kalmak ve mesleğinizden para kazanmayı imkânsız hale getirecek tüm kapıların kapanmasıdır. Bunun en somut örneklerinden biri benim; asla bu durumu yaratanlarla yüzleşmekten çekinmeyeceğim…
Eğer bugün devlet diliyle “İran’dan sonra sıra bizde olabilir” aşamasına gelindiyse, iktidarla, devletle ve resmi ideolojiyle aynı yerde durmamayı göze alarak susacak değiliz, doğru bildiklerimizden vazgeçmeyeceğiz.
Kesinlikle, Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü için Öcalan’ın varlığını, temsilini, meşruiyetini ve statüsünü tartışmalıyız; aslında bu konuda geç kaldığımızı da söyleyebilirim.
Öcalan’a duyulan nefret üzerine inşa edilmiş bu kırılmaz duvarları tartışarak aşmak zorundayız. Yıllardır ‘o masaya’ defalarca barışın muhatabı olarak oturan örgütün, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de ‘kurucu önder’ olarak tanımladığı, Kürtlerin ‘barış sürecinin tek muhatabı’ olarak gösterdiği bu kişiyi, sürecin tayin edici etkisini kendi irademizle belirlemeliyiz.
Bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki, bazıları beni Kürtlerin perspektifinden yazmakla, Türklerin acısını, hikâyesini, haklarını görmezden gelmekle eleştiriyor. Bu tamamen bilinçli bir tercihtir; çünkü aydın sorumluluğu, sadece kendi aidiyetini değil, karşı tarafın perspektifini de anlamaktır. Doğduk, büyüdük, okuduk, yaşadık ve bu süreçte Türk’ün Türk’e anlatımı hâkimdi. Ben ise Kürt’ü Türk’e anlatmayı seçtim. Güçlünün güçlüyle kendini övmesi çemberinde kalmak istemedim, sesimi karşı taraftan duyurmayı tercih ettim. Diğerleri -ki çoğunluk bu eğilimde- başka bir yolu tercih etti; buna da itiraz etmem söz konusu değil!
Gelelim asıl konuya. Bugün Türkiye, Öcalan’ın ve KCK’nin statüsünü, silah bırakacakların yasal güvencelerinin belirginleşmesi gerektiğini devletin ağzından duyuyorsa, bu önemli bir gelişmedir. Devlet Bahçeli “Öcalan’ın statüsünü tartışmalıyız” diyorsa, bu fırsatı kaçırmak doğru olmaz. Statü nedir? Bir kişinin toplumdaki, siyasetteki rolüdür. Devlet Bey “Bunu tartışmalıyız” diyorsa, düşüncelerimizi ifade etmenin önünde bir ‘engel’ kalmamış olmalıdır…
O hâlde yineleyelim; tartışma ortamının taraflar açısından eşit koşullarda olması gerekir. Tartışmaya açacağımız kişiyi görmeli, duymalı, anlamalı ve tanımalıyız; bunun içinde sorular sormalıyız.
Kürt külliyatını, Öcalan’ın savunmalarını yıllardır takip eden bir gazeteciyim ama bu yeterli değil; süreci, aktörleri kendi değerlendirmelerimizle tanımak ve tanımlamak zorundayız.
Öcalan’a hukuki ve siyasi olarak nasıl bir konum verileceği tartışılacaksa, öncelikle İmralı’daki tecritin kaldırılması, Öcalan’ın yaşam koşullarının iyileştirilmesi gerekir; ardından da gazetecilerle, siyasetçilerle, akademisyenlerle ve bu konuyla ilgili yerli-yabancı aktivistlerle görüşmelerin önü açılmalıdır.
Ayda bir yapılan ziyaretlerin notlarının kamuoyuna yansımasıyla Öcalan’ın statüsü meselesi, gerçek anlamını ve boyutlarını ele alarak tartışılamaz; tartışılsa da sonuç gerçekçi olmaz. Bu noktada Güney Afrika -Nelson Mandela, Kuzey İrlanda -Gerry Adams, Kolombiya -FARC gibi örnekler göz önünde bulundurulmalıdır. En önemlisi, kürsüde dile getirilen bu söylemlerin sahada vatandaşa da yansıtılması, toplumsal yumuşama sağlanması ve kutuplaşmanın sona erdirilmesi hedeflenmelidir…
Hadi, Öcalan’ın statüsü meselesini tartışmaya açalım; bunu bizler de çok isteriz ama öncelikle gerekli düzenlemeleri yapın, bu tartışmalara uygun bir ortam hazırlayın.
Eğer ‘propaganda’ gerekçesiyle “suçlanma” riskini Milliyetçi Hareket’in lideri Devlet Bahçeli üstlenmişken, biz de bu fırsatta yüksek sesle söyleyelim: İmralı’daki tecridi kaldırın, gazetecilerin Öcalan’la görüşmesine olanak tanıyın!
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



