
Örneğin, bayram dönemi geldiğinde, bütçeniz yeterli ve ailenizle ya da yalnız başınıza Bodrum, Marmaris, İzmir ya da Ayvalık gibi tatil beldelerine gitmek isteyebilirsiniz. İstanbul’dan yola çıkarken, Kocaeli ve Ankara yönüne sapmadan, Osmangazi Köprüsü’ne ulaşmadan önce, hemen orada bulunan Dilovası tabelasını göreceksiniz.
Bu noktada, “dur yolcu” uyarısıyla karşılaşacaksınız. Çünkü burada, “sermaye” adı altında, hoyratlık ve kibirle hareket edenlerin elinde, bir nevi köle gibi çalıştırılan yedi kadın işçinin “kokusu” hâlâ havada asılı duruyor. Bu kadınlar, bir yangında hayatlarını kaybetmiş olmalarına rağmen, onların anısı ve acıları, yakınları tarafından asla unutulmayacak.
Bu kadınların kokusu, sadece ölümden kaynaklanmıyor; aynı zamanda onların, parfüm üretimi yapılan bir imalatta, düşük ücretle çalıştıkları ve hayatlarını kaybettikleri için duyulan bir yas. Yakınları hala gözyaşı döküyor, acılarını paylaşıyor.
iahaber’ten Candan Yıldız, “ölü işçi sınıfı”ndan bu yedi kadının ölümüne ilişkin duruşmaları izledikten sonra yazısına şu şekilde başlamıştı: “Dilovası, bu toplumun vicdan davasıdır… Çünkü burada güçlü ile güçsüz arasında doğrudan bir çatışma yaşanıyor. Kuralsızlık, kayırmacılık, sömürü, pervasızlık, ayrımcılık ve cinsiyetçilik gibi unsurlar bu davada açıkça görülüyor.”
Bu toplumun “vicdan davaları” genellikle sınıfsal temellere dayanıyor. Çünkü Yıldız’ın belirttiği her bir unsur, iktidara yakın bir iş adamının inşaatında, ya da Bursa’da patronun işçileri kilitlediği atölyede tekrardan yaşanıyor. Devletin zoruyla sömürülen çocuk işçilerin yaşamlarında da bu gerçekler ortaya çıkıyor.
Devlet çiftliğinde taşeron işçiler olarak düşük ücretle çalıştırılanların, kamyon kasasından düşerek hayatını kaybeden çocukların ve maytap imalathanesinin patlaması sonucu hayatını kaybeden işçilerin hikayeleri; bu acıların her biri, büyük bir trajediyi temsil ediyor.
Her durumda, ya patronların ya da “yeni doğan çetesi”nin, “devletle rahatça ilişki kuran” insanların görüntüleri ortaya çıkıyor.
Ölü işçiler, kadınlar, çocuklar ve bebekler; bu acımasızlık ve güç savaşının kurbanı olarak hayata veda ediyorlar.
Dilovası davasında, imalathanenin sahiplerinin akrabası olan bir patron, “şov yapmayın, burada benim gibi önemli bir adam üzerinden prim yapmak için bulunuyorsunuz” şeklinde acılı ailelere sesleniyor.
Mecburen tutuklu bulunan bu kişinin kibiri, devletle yıllarca kurduğu ilişkilerin bir sonucudur. Çünkü bu kişiler, “sınıf savaşı”nın ne demek olduğunu biliyorlar. Yedi kadın işçi hayatlarını kaybetmişken, bu acımasız sözleri sarf edenlerin, sınıf savaşında her türden silahı kuşandıkları gerçeği de ortada.
Fakat bu gerçeklerin farkında olmayanlar, sınıf savaşının diğer tarafında yer alan, kendi mücadelelerini birleştiremeyen ve omuz omuza veremeyenlerdir.
Bazen zoraki tutuklu bir patronun, bazen bir iktidar sözcüsünün ya da onların destekleyicisi olan medya mensuplarının kibir dolu sözleri, acıların üstüne adeta tükürmektedir.
“Emekliler geç ölüyor” diyenlerden, yurtta aç kalan öğrencilere yönelik “Peygamberimiz çok yemeyin diyor” şeklindeki ifadeleri duymak, bu acımasız sözlerin bir parçası. Tacize uğramış çocukların gözlerindeki çaresizlikle yüzleşirken bunları söyleyenlere karşı büyük bir öfke hissediliyor.
Hukuk devleti olarak adlandırılan bu yerde, bir yandan vicdan meseleleri ile ilgili gazeteciler hapse atılırken, diğer yandan bu davalar zorunlu olarak görülmektedir.
Ancak esas mesele, ölümden sonra değil; bu güç ve muktedirlik dünyasında, yaşamaya sarılmak ve kendi sesiyle, vicdanıyla, insanlığıyla var olabilmektir.
Candan Yıldız’ın belirttiği gibi, düzenin tüm hoyratlıklarını ve güç ilişkilerini görmek ve bunlara karşı durabilmek, sınıf mücadelesinin bir parçasıdır. Eğer bu güçler sizinle iç içeyse, kendi sınıfınızı ve mücadelenizi unutmadan, umudunuzu kaybetmemek gerektiğini bilmek önemlidir.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



