Orhan Veli: Aşk ve Yoksulluk Üzerine Bir Portre

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Orhan Veli: Aşk ve Yoksulluk Üzerine Bir Portre

Geçtiğimiz günlerde doğum yıldönümü dolayısıyla anımsanan Orhan Veli, sosyal medyada sıkça paylaşılan şiirleriyle gündeme geldi. Orhan Veli, günümüz şiir tutkunları tarafından genellikle hayatı alaya alan, neşeli ve bohem bir şair olarak bilinir. Onun çok bilinen şiirlerine bakıldığında, hayatın sert gerçeklerini tersine çeviren, kısa bir ömür süren bir bohem olarak algılanması kaçınılmazdır. Ancak, bir yazarın veya şairin eserlerini incelerken, sahip oldukları imajların etkisi altında kalırız. İsimlerin belleğimizde oluşturduğu imajlar, eserlerine olan bakış açımızı şekillendirir. Fakat, Orhan Veli’nin hayatına daha dikkatli bir gözle bakıldığında, bu algının yanıltıcı olduğu anlaşılabilir. Kimi şiirleri üzerinden oluşturulan imajı taşımak zorunda kalanlardan biridir Orhan Veli. Dalgacı Mahmut, Güzel Havalar ve Dedikodu gibi şiirleri yeniden okunduğunda, ilk izlenim bu olabilir. Fakat Orhan Veli’nin yaşamı, yoksulluk, acı ve onulmaz bir aşkın içinde geçmiştir.

1940’lı yıllarda Ankara’daki Tercüme Bürosu’nda çalışan Orhan Veli, bu kurumda başarılı çeviriler yaparak kültürel hayata katkıda bulunmuştur. Ancak, iktidarın gericiliğe teslimiyeti nedeniyle bu işten ayrılmak zorunda kalmıştır. Haluk Oral, Orhan Veli’nin bu istifasına dair Erol Güney’in Necati Cumalı tanıklığını aktarırken şöyle ifade eder: “Orhan Tercüme Bürosu’na geldi. Reşat Şemsettin’in (Milli Eğitim Bakanı) önünde bir şişe şarabı yere çaldı ve ortalığı kokuya boğarak oradan ayrıldı, bir daha da gitmedi.” Oral, bu olayın ardından Orhan Veli’nin çalışma hayatının sona erdiğini ve ölümüne kadar sürecek maddi zorluklarla dolu bir dönemin başladığını belirtir. Cahit Külebi de “İçi Sevda Dolu Yolculuk” adlı anı kitabında, Orhan Veli’nin yoksulluk içindeki duruşunu vurgulayan sözler sarf etmiştir: “Parada, işte, gösterişte gözü yoktu. Yoksulluk içinde temiz ve güzel giyinirdi. Uzaktan görünüşüne aldananlar, onun gibi görgülü, terbiyeli ve çalışkan birinin derbeder, ‘harabati’ olduğunu sandılar.”

İstifasından sonra İstanbul’a dönen Orhan Veli, tek parti iktidarının gericiliğe verdiği ödünler karşısında aydınlar, demokratlar ve sosyalistler üzerinde artan baskıların etkisiyle baş başa kalır. Refik Durbaş, “Rakı ile Edebiyat Muhabbeti” adlı eserinde, Orhan Veli’nin Kumkapı’daki bir meyhanede denize bakarak Mehmet Kemal’e söylediklerini aktarır: “Bizim düşündüğümüz, yaptıklarımız şu gördüğün deniz gibidir. Denizi nasıl evlerle surlarla görünmez ediyorlarsa, nasıl evler, surlar zamanla yıkılıyor, deniz görünüyorsa, bizim yaptıklarımızı da istedikleri kadar sıkıştırsınlar, örtemeyecekler. Yaptıklarımız, kapamak isteyenler yıkıldıktan sonra deniz gibi ortaya çıkacaktır. Ancak biz yaptıklarımızı iyi yapalım. Ortaya çıktığı zaman gelecek kuşaklar eziyete değmiş desinler. İyi yaptıksa, bize eziyet edenler unutulacak, yaptıklarımız deniz gibi, denizin mavisi gibi sevilecektir.”

İstanbul’a dönerken Orhan Veli, yalnızca maddi yoksulluğunu değil, derin bir aşkla bağlı olduğu Nahit Hanım’ı da geride bırakmıştır. Onun için “Hiçbirine bağlanmadım/Ona bağlandığım kadar” dediği bu kadın, İstanbul’dan yazdığı mektuplarda dile getirilmiştir. Bu mektuplar “Yalnız Seni Arıyorum” adıyla kitaplaştırılmıştır. Bu yazılar, Orhan Veli’nin neşeli ve şenlikli şiirlerinin ardında yatan acılı bir aşkı ve yalnızlığını yansıtır. İlk mektuplarından birinde şöyle der: “İstanbul’a gelmek mecburiyetinde kaldığım için müteessirim. Bu teessürum de her şeye rağmen, her şeyden ziyade senden hiçbir şey beklememeye karar vermiş olmama rağmen senden geliyor. Daha açık söyleyeyim, senden ayrılmış olmamdan geliyor. Ankara’dan ayrılmanın verdiği hüzün bu sefer de Ankara’ya bir an evvel dönebilmek gayretine inkılap etti (dönüştü).”

Sevdiğine kavuşmak, İstanbul-Ankara arasında bir tren biletine bağlıdır. Ancak bu bileti bulmakta zorluk çeken Orhan Veli, “Ben işlerimi henüz yoluna koyamadım. Elime ara sıra üç beş kuruş bir para geçiyor. Bununla da bir şey yapmak mümkün değil. İlk gayem Ankara’daki borçlarımı ödemek.” der. O kadar maddi sıkıntı içindedir ki, zarfa yapıştıracak bir pul bile bulamaz: “Mektubumu ayın 27’sinde yazdım. Fakat parasızlık yüzünden ancak bugün atabiliyorum.”

1930’ların sonlarından itibaren edebiyat sahnesinde etkin bir şekilde yer alan Orhan Veli, İstanbul’daki maddi sıkıntıları aşmayı başaramaz. Zaman akarken, sevdiğinden uzak, çaresizlik içinde kıvranmaktadır: “Hayatımızın hiç düşünmeden feda edebileceğimiz seneleri o kadar çok mu? Ömrümüzü hep böyle birbirimizden uzak mı geçireceğiz? Sen belki yine bu kadere boyun eğmenin de güzel bir şey olduğunu söyleyeceksin. Ne lüzum var bu türlü avunmalara. Bir arada olsak daha iyi değil mi?” Ardından hayatın anlamını taşıyan sözler gelir: “İyi ki seni tanımışım. Seni tanımasaydım, hayatımda böyle bir aşk bulunmasaydı, hayatım ne kadar boş bir hayat olacaktı. O boşluktan yalnız kendi içimdeki sevmek kabiliyetiyle kurtulamazdım. Çünkü hiç kimseyi seni sevdiğim kadar sevemezdim.”

Ancak hayatın mutluluk iksiri de bir gün tükenebilir. Bunu her âşık zamanla öğrenir. Uzaklık, duygu mesafelerini doğurur ve bu mesafeler, iki kalp arasında yanlış anlamalara neden olabilir. Aşk, alınganlıkların ve hassasiyetlerin etkisiyle zedelenebilir. Orhan Veli’nin yazdığı gibi: “Senin için ben neyim, diyorsun. Benim için her şey olduğunu mademki bugüne kadar anlatamadım, şimdiden sonra ne yapıp da anlatabilirim!” Ve aşk iksirinin son damlasında kalemini şöyle batırır: “Seni hiçbir zaman unutamayacağımı bildiğim halde, beni unutmanı istiyorum.”

Takvimler 10 Kasım 1950’yi gösterdiğinde, Orhan Veli, sevgilisini göremediği Ankara’dadır. Ancak Nahit Hanım burada değildir, Edirne’ye atanmıştır. Karanlık bir sokakta yürürken bir çukura düşer. Ertesi gün İstanbul’a döner ve 14 Kasım’da, çukura düştüğünde başlayan beyin kanaması sonucu hayatını kaybeder. Yıllar sonra Nahit Hanım’ın arşivinde 12 Kasım 1950 tarihli gönderilmemiş bir mektup bulunur: “Orhan, cevapsız mektup yazmak çok garip oluyor. Geçen akşam seni rüyamda gördüm. Ankara’ya gitmişsin“ diye başlayan mektup, “Yeni şiirlerin varsa gönder. Şiire de hasret kaldım. Meğerse ihtiyaçmış” diye devam eder ve “Senden muhakkak mektup bekliyorum. Uzun olsun, baştan savma olmasın. Yeni şiirleri istiyorum. Gözlerini öperim” şeklinde biter. Yıllardır kal

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın