
Bir ülkenin otoriter bir yapıya bürünmesi yalnızca seçimlerin adil olmamasıyla açıklanamaz. Önemli olan, seçim sürecinde muhalefetin etkisiz hale getirilmesidir.
Türkiye’de durum tam olarak budur. Geçen haftamı Silivri’de geçirdim. “Casusluk” ve “İBB” davalarını takip etmek ve meslektaşlarımız Merdan Yanardağ ile Alican Uludağ’ı ziyaret etmek için oradaydım. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak duruşmaları izlemek ve meslektaşlarımızla bir araya gelmek amacıyla bulunduk.
Meslektaşlarımıza yöneltilen suçlamalar son derece temelsiz. Ancak burada farklı bir amaç söz konusu…
Başlıkta belirttiğim gibi, “Muhalefeti böl, medyayı sustur ve sandığı kontrol et” anlayışı hâkim.
Bazı iktidarlar sandığı sevmektedir… Ancak yalnızca kazanacaklarsa. Önce “milli irade” vurgusu yaparlar, ardından bu iradenin değişme ihtimalinden korkmaya başlarlar.
İşte bu noktadan itibaren devlet mekanizması, iktidarın sigortası haline gelir.
Dünya genelinde benzer durumlarla karşılaşılmakta. Rusya’da muhalif siyasetçilerin tasfiye edilmesi, Macaristan’da medyanın hükümetin kontrolünde tek elde toplanması, Venezuela’da seçim sisteminin iktidarın lehine yeniden yapılandırılması, Sırbistan’da muhalefetin sürekli kriminalize edilmesi… Bu tablo Türkiye için de geçerli.
Görüntü size yabancı mı geliyor?
Muhalefeti yenemiyorsan böl…
Otoriterleşen rejimlerin en sık başvurduğu yöntemlerden biri, muhalefeti seçimlerde yenemiyorsanız, içten parçalamaktır…
Bu konuda iktidarın yan unsurlarını bulmak zor değil. İsimleri kolaylıkla sıralayabilirsiniz. Parti içi çekişmeleri büyütmek, liderlik tartışmalarını alevlendirmek, bazı siyasetçileri “ikna etmek”, diğerlerini korkutmak ve bazılarına dosyalarla baskı yapmak…
Bir bakıyorsunuz, bir zamanlar en sert muhalefeti yapan kişi, artık iktidarın diliyle konuşuyor.
Bir başka örnekte, muhalif gibi görünen bir televizyon yorumcusu, iktidarın anlatmak istediği hikâyeyi “eleştirel” bir ambalajla sunuyor.
Çünkü yeni dönemin propaganda modeli artık tek sesliliği değil, kontrollü muhalefeti hedefliyor.
Rejimler sadece yandaşlar üretmekle kalmıyor; “muhalif gibi görünen faydalı aktörler” de oluşturuyor.
Türkiye’de son yıllarda buna dair pek çok örnekle karşılaştık. Özellikle seçim dönemlerinde ortaya çıkan “muhalefete muhalefet etme” dalgası tesadüf değil. İktidar açısından en kritik stratejilerden biri, muhalefet seçmeninin umudunu kırmaktır.
Çünkü umudunu kaybeden bir toplum sandığa gitmez; yenilgi duygusu ağır basar.
Belediye başkanları neden hedefte?
Yerel seçimlerin ardından iktidarın en büyük rahatsızlık kaynağı ne oldu? Belediyeler…
Zira belediyeler yalnızca hizmet alanları değil, aynı zamanda siyasi görünürlük merkezleridir. Muhalefetin halka doğrudan ulaştığı noktalardır.
Bu nedenle otoriter eğilimler taşıyan yönetimler, önce belediyeleri etkisizleştirmeye çalışır.
Yetkiyi kısıtlar.
Kaynakları keser.
Müfettiş gönderir.
Soruşturmalar açar.
Sonrasında daha ileri adımlar atar.
Belediye başkanlarını itibarsızlaştırma kampanyaları başlatılır. Bazılarına dava açılır, bazıları sürekli hedef gösterilir, bazıları hakkında siyasi yasak tartışmaları başlatılır.
Amaç yalnızca belirli bir kişiyi tasfiye etmek değildir.
Verilen mesaj şudur:
“İktidara rağmen kazanırsanız, rahat çalışamazsınız.”
Bu yüzden belediye başkan transferleri de büyük önem taşır. Açığı bulunan belediyelere “Ya bize katılırsın ya da cezaevine gidersin” mesajı verilir. Çünkü transfer edilen her kişi yalnızca bir birey değildir; seçmene iletilen psikolojik mesajdır:
“Bakın, seçtikleriniz bile sonunda bize geliyor.”
Medyayı susturmanın yeni yolları
Geçtiğimiz hafta TGC olarak Merdan Yanardağ ve Alican Uludağ’ı ziyaret ettik. Eğer izin çıkarsa bu hafta da İsmail Arı’yı görmek istiyoruz. Bu arkadaşlarımızın tutukluluğu, medya üzerinde bir gözdağı oluşturmak ve korkutmak amacı taşımaktadır. Eskiden sansür kaba yöntemlerle uygulanırdı. Gazete kapatılır, yayın yasaklanırdı.
Ancak artık yöntemler değişti.
Öncelikli olarak ekonomik baskılar devreye giriyor.
Reklamlar kesiliyor.
Vergi denetimleri başlatılıyor.
Lisans tehditleri gündeme geliyor.
Ardından ekranlarda benzer ifadeler kullanan kişiler çoğalıyor.
Sonrasında medya patronları hizaya sokuluyor.
Yeterli gelmediğinde televizyon kanallarına doğrudan operasyonlar yapılıyor. Örneğin Tele1’e gerçekleştirilen “çökme” operasyonu gibi…
Türkiye’de son yıllarda yaşanan medya düzeni tam olarak budur. Bir dönem hükümeti eleştiren birçok kanalın zamanla nasıl “ölçülü eleştiri” çizgisine çekildiğini
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



