
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel, yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek hakkında tapu kayıtlarıyla ilgili dikkat çekici suçlamalarda bulundu. Özel, Bakan Gürlek’in görev geçmişi ile mal varlığı arasında bir uyumsuzluk olduğunu savunarak, bu durumun yolsuzluk imasını gündeme getirdiğini belirtti.
Bakan Gürlek, bu iddialara karşı dava açmayı düşündüğünü ifade etti. Bu adım, hukuki bir yanıt verme açısından önemli bir strateji olarak değerlendirilebilir. Eğer hakaret davası açılırsa, Özel iddialarını kanıtlama hakkını elde edebilir. Zira Anayasa’nın 39. maddesi bu tür davalarda sanığın isnadın doğruluğunu ispat etme hakkına sahip olduğunu belirtmektedir.
Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.
Tapu Memurlarının Tutuklanması
Özel’in tapu iddiaları sonrası, Bakan Gürlek’in tapu kayıtlarını sorgulayan iki tapu müdürünün tutuklandığı yönünde haberler ortaya çıktı. Ancak bu dosya ile ilgili yeterli bilgi mevcut değil.
Tutuklananlardan biri, “Sosyal medyada Sayın Bakanımız hakkında birçok mal varlığı olduğu yönünde bir haber gördüm ve bunun kesinlikle iftira olacağını düşündüğümden, gafletle ve bir anlık merakla TAKBİS’ten adını ve soyadını yazarak sorgulama yaptım” şeklinde bir ifade kullandı.
Bu durum, stratejik olarak akıllıca bir konumlandırma gibi görünüyor. Zira Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik kararlarına göre, bir memurun elindeki şifreyi kullanarak, yalnızca merak amacıyla bir kamu figürünün kişisel verilerini sorgulaması suç oluşturmaz.
Yüksek Mahkeme, şu şekilde açıklama yapmaktadır:
“Sanığın, sistemde kayıtlı kişilerin kimlik ve adres sorgulamalarını yapmak için kullanıcı şifresinin, çalıştığı kurum tarafından verilmesi, sisteme girmek için özel bir çaba sarf etmemesi, katılanın kamuya mal olan kişiliği nedeniyle bu bilgilere kolay erişim sağlaması, merak saiki ile bu bilgileri yalnızca okuması ve başkalarıyla paylaşmaması, ayrıca hukuka aykırı bir amaç gütmemesi ve elde edilen kişisel verilerin özellikleri ile sanığın hukuka aykırılık bilinciyle hareket etmediği dikkate alındığında; incelemeye konu olayın, görev gerekliliklerine uygun disiplin soruşturması gerektiren bir eylem olarak suç teşkil etmediği kabul edilmelidir.” (Yargıtay CGK, E. 2021/384, K. 2023/367, T. 21/06/2023).
Burada, kişinin bilgi paylaşımında bulunup bulunmadığına dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Dosya içeriği hakkında fazla ayrıntı bulunmadığı için spekülasyona girmemek en iyisi.
Fakat bu vesileyle, Türk hukukunda pek fazla bilinmeyen “whistleblowing” kavramını açıklamak faydalı olacaktır.
Nedir Whistleblowing?
Whistleblowing, İngilizce kökenli bir terimdir ve kelime anlamı “ıslık çalmak”tır. Teknik olarak, bilgi veya haber sızdırma anlamına da gelmektedir.
Kapsamlı bir tanım yapacak olursak: Whistleblowing, bir kişinin (genellikle çalışan veya kamu görevlisi sıfatıyla) görev ilişkisi çerçevesinde edindiği bilgileri, hukuka aykırılıkları, etik ihlalleri veya kamu yararına ilişkin ciddi usulsüzlükleri ortaya koymak amacıyla açıklamasıdır.
Bu tür açıklamalar, suç sınırına yaklaşsa bile, ulaşılmak istenen meşru amaç doğrultusunda daha geniş bir koruma kapsamına sahip olurlar.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu tür bilgi paylaşım pratiklerini ifade özgürlüğü bağlamında ele almakta ve belirli ölçütler dahilinde koruma altına almaktadır.
Bahsedilen ölçütler, Guja v. Moldova kararında sistematik biçimde ortaya konmuş ve literatürde “Guja ölçütleri” olarak adlandırılmıştır. Bu davada, başvurucu, basın birimi başkanlığı yapan bir kamu görevlisiydi ve Meclis Başkan Yardımcısı’nın Başsavcılığa gönderdiği bir yazının kopyalarını medyaya sızdırmıştı. Yazıda, işkence iddialarıyla anılan bazı polislerin korunmasına yönelik ifadeler yer almaktaydı. Guja, bu durum nedeniyle görevine son verilmesi üzerine AİHM’ye başvuruda bulundu.
AİHM, bu kararında ifade özgürlüğü kapsamında önemli tespitlerde bulunmuş ve belirli ölçütler geliştirmiştir. Mahkemenin temel yaklaşımı ise şu şekildedir:
“Bir kamu görevlisi, görevini icra ederken açıklanması veya yayımlanması kamunun yararına olan kurum içi bilgilere (gizli bilgiler dâhil) erişim sağlayabilir. Bu nedenle, bazen kamu sektöründe hukuka aykırılıkların veya görevlerin kötüye kullanılması durumlarının açığa çıkarılması halinde, ilgili çalışanın korunması gerektiği kabul edilmektedir. Özellikle, bu kişinin işyerinde olup bitenlerden haberdar olan tek kişi veya çok sınırlı sayıda kişiden biri olduğu durumlarda, işverenini veya daha geniş anlamda kamuoyunu uyarmasının kamunun yüksek yararına hizmet ettiği durumlarda bu korumaya ihtiyaç duyulmaktadır.”
AİHM, bu tür durumlarda bir denge testi yapılması gerektiğini de vurgulamıştır. Bu dengede, bir yanda çalışanların sadakat ve gizlilik yükümlülükleri, diğer yanda ise yolsuzluk ve hukuka aykırılıkların ortaya çıkarılmasına hizmet eden açıklamanın kamusal değeri yer alır.
Bu iki unsurun nasıl değerlendirileceği, belirli sorularla ölçülmelidir:
- Dışarıya yapılan açıklama için koruma talebinde bulunmadan önce, kurum içi yollar tükenmiş mi?
- Sızdırılan bilginin, kamusal yarara ve kamusal tartışmaya katkı düzeyi yüksek mi?
- Sızdırılan bilginin sızdıran açısından doğru ve güvenilir olduğu dikkatle ve “makul” biçimde doğrulanabilir (görüntüde doğru sayılabilir) miydi?
- İfşanın sonucunda oluşacak zarar aşırı mı?
- Bilgi uçuran kişi, açıklanan bilginin gerçeğe uygun olduğu, bilgiyi ortaya çıkarmada kamu yararı bulunduğu ve söz konusu usulsüzlüğe karşı başka uygun bir yolun olmadığı konusunda “iyi niyet” sahibi mi?
- Bilgi uçuran kişiye uygulanan yaptırım, demokratik bir toplumda kabul edilemeyecek denli aşırı mı?
Bu iç içe geçmiş sorulara verilen olumlu yanıtlar, bilgi ifşa eden kişiye yönelik yaptırımların ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirilmesine yol açar.
AİHM kararlarının, Anayasa Mahkemesi tarafından dikkate alınması gerektiği göz önünde bulundurulduğunda, bu ölçütlerin Türk hukukunda da geçerli olduğunu söylemek mümkündür.
Elbette, bu sorulara yanıt verebilecek bir yargıcın varlığına ihtiyaç bulunmaktadır.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



