Pınar Yıldırım’dan Unutulmaya Direniş Mesajı

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Pınar Yıldırım’dan Unutulmaya Direniş Mesajı

Afife Tiyatro Ödülleri, 7 Mayıs’ta gerçekleştirildi. Önceki yıllarda bu etkinliği sıkça takip etsem de, bu sene aklımdan çıkmıştı. Sabah işe gitmeden önce haberleri gözden geçirirken, Pınar Yıldırım’ın ödül konuşmasına rastladım.

Bu yılki 28. Afife Tiyatro Ödülleri’nde “Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” ödülünü kazanan Pınar’ı görmek benim için büyük bir mutluluktu. Kendisine buradan tekrar tebriklerimi iletiyorum. Bu ödülü, Balat Monologlar Müzesi’nin Pavyon oyunundaki Sevda rolüyle elde etti. İzleyiciyi derinden etkileyen bir performansla ayrılacağınız bir oyundan bahsediyoruz… Daha önce bu oyunu ele almıştım. Okumak isteyenler için bağlantıyı buraya ekliyorum.

Pınar’a tebrik mesajımda da belirttiğim gibi; kendisi zaten son derece yetenekli bir oyuncu. Bu ödülü kazanması hiç de sürpriz değil. Ancak beni en az ödül kadar etkileyen, hatta belki biraz daha fazla olan şey, onun ödül konuşmasıydı. Birçok kişiyi heyecanlandıran bir konuşma yaptı.

Konuşmasına, herkesin yüzünü güldüren bir sosyoekonomik hicivle başladı. Ardından, bizlere iyi gelen, hafızamızı canlandıran ve dayanışma duygumuzu pekiştiren bir noktaya ulaştı. Zayıflayan toplumsal hafızamıza bir çentik atarak ödülünü seçilmiş Milletvekili Can Atalay’a ithaf etti:

“Ben aslında yalnız olmadığımı biliyordum. Sadece biz bazen ne kadar kalabalık olduğumuzu unutuyoruz. Ne kadar kuvvetli olduğumuzu unutuyoruz. Ne kadar mücadele ruhunu taşıdığımızı unutuyoruz. Çünkü bu coğrafya unutturuyor. Bu coğrafyada unutturuluyor. O yüzden ben de unutmamak için; hazır da yıl dönümü gelirken, Soma’nın, Gezi’nin yıl dönümü gelirken… Gezi’nin avukatı, Soma Maden İşçileri Katliamı’nın avukatı, Aladağ yangınının avukatı, Çorlu tren kazasının avukatı, 4 yıldır tutsak olan, Hatay’ın seçilmiş milletvekili Can Atalay’a ithaf ediyorum! Asla unutmayacağız Can. Mücadelen bizimle. İyi akşamlar!”

Bu coğrafyada içeride unutturulmaya çalışılan binlerce, onbinlerce tutsak var: Gezi’nin, Soma’nın, Aladağ yangınının, Çorlu tren kazasının bir diğer avukatı Selçuk Kozağaçlı, siyasi tutuklular Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, Adnan Selçuk Mızraklı, Ekrem İmamoğlu ve mücadele arkadaşları, Osman Kavala, gazeteciler, avukatlar, akademisyenler, insan hakları savunucuları, aktivistler…

Bu ülkede yıllardır adaleti ‘bizden olan’ ve ‘bizden olmayan’ diye ikiye bölerek yaşıyoruz. Birilerinin payına haksızlık düşüncesiyle karşılaştığımızda, ilginç bir şekilde şaşırıyoruz.

Oysa, ötekinin acısını kendi acımız gibi görmediğimizde, haksızlığa uğrayanın kimliğine, partisine, inancına, sınıfına bakmadan aynı yerden itiraz etmediğimizde, bu memlekette sopa meraklıları eksilmiyor. Sırtı dövülecek bir ‘öteki’ her daim bulunuyor. Gence, yaşlıya, kadına, erkeğe, emekliye, dula, yetime, işçiye, öğrenciye, gazeteciye, sanatçıya, avukata, köylüye, esnafa… Herkesin payına bir haksızlık düşüyor.

Komşusunun acısını görmeyenler, bir gün kendi kapısının önündeki sessizliği açıklamakta zorlanıyor.

Pınar’ın İthafından Gaybubet’in Kalbine

Pınar Yıldırım’ın vurguladığı o unutuşa karşı direnç, beni geçtiğimiz haftalarda izlediğim ve paylaşmak istediğim Gaybubet Şehri’nin tam kalbine götürdü. Zira bu oyun da benzer bir soruya eğiliyor: Bu ülkede kimler unutuldu, kimler yalnız bırakıldı, kimlerin acısı komşu kapısının önünde kaldı? Oyunun başında duyduğumuz şu cümle, hafızasızlığın içinden gelerek insanı derinden etkiliyor:

“Biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık? Biz bunca komşuyla, bunca ahbapla, bunca ömürlük memleketimizde nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?”

Gaybubet Şehri: Bir elma, bir fotoğraf, bir memleket sızısı

Burçak Çöllü’nün yazıp Sanem Öge’nin yönettiği Kumbaracı50’nin Gaybubet Şehri oyunu, sahnede hiç görmediğimiz ama hikâyenin etrafında usul usul dönen, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan ve Beyoğlu hafızasında, Türkiye’nin üç farklı travmatik katmanında ilerliyor.

Oyun, Türkiye tarihinin üç farklı kırılma döneminden üç kadını yan yana getiriyor: Rum çırak Manoli (Ceyda Akel), intihar eğilimli kimyager Leman (Gülhan Kadim) ve mazbut terzi Mediha (Özlem Türkad). Üçü de Beyoğlu’nda, Maryam’ın kadrajında ve bu ülkenin bitmeyen dışlanma hikâyelerinde kesişiyor. Bu kadınlar; kimi zaman azınlık olmanın, kimi zaman erkekler dünyasında var olmaya çalışmanın, kimi zaman yalnızca sevilmek ihtiyacının mücadelesini veriyorlar.

Manoli’nin hikâyesinde, memleketini seven ama memleket tarafından sevilmeyen insanların tanıdık sızısını görüyoruz. “Biz memleketi seviyoruz, memleket bizi sevmiyor” cümlesi, bu topraklarda azınlık olmanın en kısa ama en ağır özeti gibi karşımıza çıkıyor.

Leman ise Cumhuriyet’in “akıllı kızım okuyacak” vaadiyle büyümüş; kimyager olmuş, ehliyetini almış ama okudukça evin içine ve yalnızlığa hapsolmuş kadınlardan biridir. “Çok okumuş kadını kimse istemiyor” cümlesi, yalnızca Leman’ın kırgınlığını değil, aynı zamanda bir memleketin kadına ‘oku ama fazla ileri gitme’ diyen tanıdık eşiğini de yansıtıyor.

Mediha daha mazbut, daha düzenli, daha ‘makbul’ görünen bir hayatın içine gizlenmiş. Terzi kocası Ruşen Bey’in başka bir erkeğe olan aşkı,

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın