
Barış sürecinin zorlukları ve belirsizlikleriyle dolu bu duraksama döneminde, PKK militanlarının silahsızlanarak Türkiye’ye dönmesi, siyasi katılımlarının sağlanması ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasına yönelik yasal adımların atılması bekleniyor.
PKK, daha önce benzer girişimlerde bulunmuştu. Yani “Silahları bırakalım, demokratik siyasete katılalım” çağrısı ilk kez yapılmıyor. 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla, sekiz kişilik bir militan grubu Türkiye’ye gelerek silahlarını teslim etmiş ve siyasi taleplerini dile getirmişti. Bu ekipten biri olan Yüksel Genç ile Diyarbakır’da yaşadığı süreci, karşılaştığı zorlukları ve o gün ile bugünkü durum arasındaki benzerlikleri konuştuk.
– Yüksel Hanım, bugün silah bırakma ve siyasete katılma isteğiyle gündeme gelen PKK militanlarının taleplerini anlamak için sizin 1999’daki deneyimlerinizi paylaşmanızı istiyorum.
Elbette…
– O dönemdeki çağrıyı nasıl öğrendiniz?
1999’un Temmuz veya Ağustos aylarında, bulunduğum birlikten karargâha çağrıldım. Öcalan tutuklanmıştı, ancak gelişmelere ulaşmak oldukça zordu. Daha çok radyo üzerinden bilgi alabiliyorduk. Öcalan’ın tutukluluğu sonrası gelişmeleri çok az takip edebilmiştik. Karargâha gittiğimde çağrıyı öğrendim.
– Şam’da Öcalan’dan eğitim aldığınız dönemde silahsızlanma ve siyaset yapma fikri gündeme gelmiş miydi?
1993 ateşkesinden bu yana, Kürt meselesinin Türkiye’de diyalogla çözülmesi üzerine değerlendirmeler vardı. 1995’te, o dönemde ben de Şam’da bulunduğum için ‘bağımsız Kürdistan’ konusunun tartışıldığı zamanlara tanıklık ettim. Türkiye ile ateşkes süreçlerine dair tartışmaları izledim. Dolayısıyla o dönem de Türkiye ile uzlaşma alanları ve barış tartışmaları üzerinden mücadele yönünü değiştirme çabası vardı. Ancak o zamanlar bu çabalar taktiksel gibi algılanıyordu. 1999’da ‘demokratik cumhuriyet’ tezinin öne çıkması, birçok arkadaş için sürpriz oldu; fakat ben bu durumu daha önceden anladım.
– Karargâhtan çağrılma sürecini anlatabilir misiniz?
“Karargâh seni çağırıyor” dendi ve ben de gittim. Merkez karargâhına vardığımda, Öcalan’ın çağrısına göre bir grup gerillanın Barış ve Demokratik Çözüm Grubu olarak Türkiye’ye gitmesi gerektiği söylendi. Bu, Kürt meselesinin barışçıl çözümüne yönelik bir samimiyet adımıydı.
– Duyduklarınız karşısında ne düşündünüz?
Çok şaşırdım. Bu durumun ne anlama geldiğini anlamaya çalıştım. Bir grup arkadaş silahlarını teslim edecek ve “demokratik cumhuriyetin inşasına katılmaya geldik” diyecek. Barışçıl bir çözüm için hazır olduğumuzu belirteceğiz.
Karargâhta gönüllü arkadaşlardan bir grup oluşturulmak istendi, ancak Öcalan’ı tanıyan ve süreci anlatabilecek kişiler de aranıyordu. Küçük bir grup olacaktı. Karargâh çevresindeki birliklerden haberdar olan birçok gerilla, mektup ve rapor yazarak göreve talip oldu.
– Bu isteklerin arkasında ne yatıyor?
Öcalan’ın her çağrısı gerilla tarafından görev olarak algılanır. Eğer görev talebi doğrudan Öcalan’dan geldiyse, her gerilla bunu yerine getirmek ister.
– Bu durum hiç sorgulanmaz mı?
Sorgulanmaz mı? Ancak Öcalan’a duyulan güven tartışmasızdır. Bu sorgulama daha çok anlamaya yönelik olur. Mesela ben “Silahımı alıp askere teslim mi olacağım?” diye düşündüm. Gerilla için silah bırakmak oldukça zordur ama hedef barış ve demokrasi. Yeni paradigmamız, demokratik mücadele sürecini geliştirmek üzerineydi.
“Şok hızlı geçti, ‘Tamam ben giderim’ dedim”
– Katılma kararını almak zor bir süreç olmalı. Teslim olma kararı almak daha da zor değil mi?
Aslında zordu ama karar vermem uzun sürmedi. Bir gerilla ya da asker için bu duygu böyle. Öcalan böyle bir çağrıda bulunuyorsa, bu adımın önemli bir kilidi açacağına inanmış olmalı. Benim böyle bir görevi reddetmem mümkün değildi. Bir risk varsa, bunu başka bir arkadaşım yerine ben de üstlenebilirim, dedim. O ‘şok’ anları çok hızlı geçti. Sonunda “Tamam, ben giderim” dedim.
– Grubun geri kalanı da bu kadar hızlı mı oluştu?
Evet, grubumuz hızlı bir şekilde oluştu. İlk başta beş kişiydik, daha sonra kadınların sayıyı artırmak için çaba sarf etmesiyle sekiz kişiye çıktık. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gelmeyi hedeflemiştik; ancak gelişimizi kurumsallaştırmak istedik. KDP yönetimine haber yollayarak, “Bizi götürün, birlikte gidelim” dedik, ama reddedildik. Birleşmiş Milletler ve Kızılhaç aracılığıyla bağlantı kurmayı denedik ama bu da başarısız oldu. Yalnız hareket etmek zorunda kaldık. Hazırlıklarımızı yaptık ama neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk.
– Yola çıkma süreciniz nasıl gelişti?
Yola hemen çıkamadık. İran ve Türkiye askerleri, gelebileceğimiz hatlarda operasyonlar başlattı. Arazi taraması yapıyorlardı. Eylül geçmesine rağmen hâlâ gidemiyorduk. Arkadaşlarla oturup, gerillanın şimdiye kadar askeri karargahlara eylem yaptığını, şimdi de barış adına bunu yapma zamanının geldiğini belirledik. Hedefimiz Şemdinli’deki Gelişim köyünde bulunan karargâh oldu.
– Neden Şemdinli?
Habur ilk seçenekti ama olmadı. Şemdinli yol güzergâhında arkadaşların hâkimiyeti vardı. Barış eylemimizi sonuna kadar götürebileceğimiz bir güzergâhtı. Dikkatle hazırlandık ve tüm tedbirlerimizi aldık. Ancak yolda gelişebilecek saldırılara yanıt vermeme kararı aldık çünkü biz bir barış grubu heyetiydik. Bu barış adımının boşa çıkmasına izin vermeyecektik. Bir gerilla hareketinin silahlı birliklerinden bir grubun silahlarıyla yola çıkması, nadir rastlanan bir durumdu.
– Yola nasıl çıktınız?
Yola çıkarken, bir grup olarak karargâha ulaşmayı hedefliyorduk. Amac
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



