
Zeynep Aksoy*
“Ruhunu ruhuma iliştiren kırk kişinin ve bir aşkın öyküsü…”
N. İpek Gökdel’in eserinde yer alan Ruh Meclisi; okuyuculara, kendi yaralarını, geçmişlerini ve hayat masasında oturanları sorgulama fırsatı sunan bir ayna niteliğinde…
Davranışlarımız ve hislerimizin ne kadarı bireysel, ne kadarı nesiller boyunca aktarılan kolektif bir miras? Gökdel, romanında aşkı, insan ilişkilerini ve modern yaşamın yarattığı kopuş hissini metafizik ve kolektif hafıza tartışmalarıyla bir araya getiriyor. Sezgi, kader ve insanın anlam arayışına odaklanan yazar, “kanıtlanamayan gerçeklikler” üzerinden insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu bağı sorguluyor.
Ruh Meclisi, “ispatlayamayacağınız bir gerçeklikten” doğan bir roman olarak tanımlanıyor. İnsan, bazen kanıtlayamadığı şeylere, kanıtlayabildiklerinden daha mı fazla inanıyor?
Hepimizin içinde bir ses, yaşamın gizli sırlarını fısıldamıyor mu? İnsan sezgisinin değerli olmasının sebebi, kanıtlarımızın olmaması değil mi? Gerçekliğe; akılla değil, insanın sezgisel izlerini takip ederek ulaşılabiliyor. Ruh Meclisi, bu izlerin romanı. İspatlayamadığımız ama bizi birbirimize bağlayan ‘ezeli ağ’ın öyküsü.
Roman boyunca hissedilenlerden biri, bazı insanların hayatımıza girip bizi değiştirmek için var oldukları hissi. Sizce insan ilişkileri, seçimlerimizin sonucu mudur, tesadüf mü, yoksa daha derin bir hikâyenin devamı mı?
Tesadüflere inanmıyorum. İnansam, hayatı anlamak ve yazmak çok daha kolay olurdu. Bazı insanlar, hayatımda kilitli kapıları açmak için var olmuş gibi hissettiriyor. Karşılaşmalarımız bazen bir yarayı görünür kılmak, bazen dönüşüm sağlamak ya da unuttuğumuz bir tarafımızı hatırlatmak amacı taşıyor. Ruh Meclisi’nde bu deneyimi anlatmaya çalıştım. Bazı karşılaşmalar, sanki bizden daha büyük bir hikâyenin pasajları olarak yazılmış.
Modern hayat, her şeyi açıklamaya çalışıyor; algoritmalar, veriler, psikoloji, nörobilim… Ancak siz görünmeyen bağlardan bahsediyorsunuz. Çağımızın en büyük eksikliği anlam mı, yoksa gizem mi?
Bu garip dönemde, insan bilgiye daha önce hiç olmadığı kadar yakın ama hakikate bir o kadar uzak. Her şeyi ekranlarda görüyoruz ama derinlemesine yaşamıyoruz. Herkesle konuşuyoruz ama gerçekle bağ kuramıyoruz. Sosyal medyada kendimizi “alıntılarla” ifade ediyoruz, ama özümüze yabancılaşıyoruz. Bu hızlı yaşamda en büyük kaybımız metafizikle olan bağımızın kopması. Metafizik dediğimde, insanlar doğaüstü bir kavramdan bahsettiğimi zannediyor. Oysa bilim dünyasını altüst eden ve yazdıklarıyla uyuşmayan hakikatler gün yüzüne çıkmaya başladı. O hakikatlerden insanlık, kopmuş durumda. “Anlam” bilinmeyene saygıdan doğar.
N. İpek Gökdel
“Ruhunu ruhuma iliştiren kırk kişinin ve bir aşkın öyküsü” ifadesi oldukça çarpıcı. Gerçekten de insan hayatını büyük aşklar mı şekillendirir, yoksa küçük ama derin temaslar mı?
Aşk, oldukça karmaşık bir konu. Belirsiz sınırları var; nerede başlar, nasıl biter, neden kıymetli hale gelir, tutku ve sevgiyle olan ilişkisi, kimyasal ve biyolojik tepkimelerin iç içe geçmişliği… Benim için “gayb” dosyasında bekliyor. Ancak, bazen birkaç dakikalık bir karşılaşma ya da bir ömür süren dostluk, insanın yönünü değiştirebilir. Derin temasların etkisinin yıllar sonra ortaya çıktığını düşünüyorum. Ruhunuza dokunan herkes sizde kalır. Hikâyesi olan her karşılaşma, bizi oluşturuyor. Her hikâye, bir tuğlamız gibi. Ruh Meclisi’ni yazarken anladığım şey bu; o kırk tuğladan birini çekseniz ben yıkılırım. O aşkı benden söküp alsanız, ben, ben olamam.
Romanın merkezinde hafıza hissi var. Ancak bu sadece kişisel bir hafıza değil gibi. Sanki kuşaklardan, geçmiş yaşamlardan ya da kolektif bir yerden gelen duygular da var. İnsan sadece kendi yaşadıklarını mı taşır?
Davranışlarımızın yüzde 5’i bilinçli, yüzde 95’i bilinçdışıysa, insanın sadece kendi tecrübelerinden oluştuğu düşünülebilir mi? Kolektif bilinçten taşıdıklarımız, ailelerden, kuşaklardan, söylenmemiş hikâyelerden ve hatta hiç yaşamadığımız duygulardan izler taşırız. Bazı korkularımızın, özlemlerimizin kaynağı, bugün yaşadığımız olaylarla bağlantılı olmayabiliyor. Bu farkındalık, beni büyülüyor. Hafıza ve duygu arasındaki bağ öylesine güçlü ki, yakın hissedersek, bize ait olmayan anılara bile dâhil olabiliyoruz.
Bugünün dünyasında insanlar birbirine çok bağlı görünse de, aynı zamanda yalnızlar. Sizce çağımızın ilişkilerindeki temel kırılma ne?
İnsanlar, görülmek istiyor ama gerçekten birbirine bakmıyorlar. Sistem, narsisistik bireyler yaratıyor. Bu durum öyle bir endüstri haline geldi ki etrafımızda milyonlarca ‘peygambercik’ dolaşıyor. Bu vahiy pazarlamacıları, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söylüyor, huzur için kristal taş, bereket için kırmızı bileklik, yarın için kehanet satıyorlar. Amaç, insana -sözde- mutluluk satmak. Eğer bu mutluluğa ulaşamazsanız, ya doğru nefes almamışsınızdır ya da yeterince meditasyon yapmamışsınızdır ya da bedeninize detoks içeceği göndermemişsinizdir. Dolayısıyla, mutluluğu arayan insanlar, her yolun mubah olduğu bir çılgın alışverişe çıkıyor. Topyekûn hastalandık. Çağımızın en büyük kırılması bu; iman yoksa anlam da yok, erdem de. İnsan yok, hatta. Geride kalan, sadece meta ve narsisistleşmiş bir müşteri.
Romanlarınızda kötülüğün çoğu zaman bağını kaybetmiş insanlardan çıktığını gözlemliyoruz. Sizce insanı karanlığa sürükleyen nedir?
Karanlığa sürükleyen şey, çoğu zaman kopuştur. Kendisinden, özünden, saflığından, vicdanından, ailesinden, ahlaktan kopmak. Koptukça, geçmişiyle bağını kaybeder, geleceği anlam yitirir. Hakikatten kopan, tekâmülü aramayan, erdemi talep etmeyen insan kararıyor, ışık saçamaz hale geliyor…
Yazarken karakterlerinizi kontrol eden taraf siz misiniz, yoksa bazı karakterler bir noktadan sonra yazarı da sürüklemeye başlıyor mu
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



