
Neoliberalizmin yeni piyasa mistisizmi, gizemli bir “sanatçı”yı nasıl kahramanlaştırabilir? Belirsiz anlamların çekiciliğine kapılıp bir “esere” övgüler düzenlemek mümkün. Sanat, ne sadece bir anlam üretme atölyesi ne de yalnızca bir mesaj kodlama sürecidir. Daha derin ontolojik ve epistemik bir meseledir. Bu bağlamda, Banksy’nin üzerinde bayrakla yüzü kapalı bir şekilde boşluğa adım atan heykeli hakkında yazma ihtiyacı duydum. Görünen o ki, neoliberalizmin imge rejimi ve şöhret tutkusu zihinlerde parazit etkisi yaratıyor. Böyle büyük bir heykelin yerleştirilmesi, ciddi bir lojistik planlama gerektirir. Böyle bir işlem, sessiz ve gizli bir gerilla mantığıyla gerçekleştirilemez; ekonomik boyutu da ayrı bir meseledir.
Sanatın “karşılaşma”dan koparılarak yalnızca değer üretim mekanizmasına indirgenmesi, geç kapitalist sanat ekosisteminin en belirgin yapısal dönüşümlerinden biridir. Ancak eleştiriyi daha etkili kılmak için bazı ayrımları net bir şekilde tutmak önemlidir.
Müze, galeri ve koleksiyon gibi yapılar, tarihsel olarak hem “koruyucu/aktarıcı” işlevi üstlenir hem de kaçınılmaz olarak “seçici/filtreleyici” bir rol oynar. Problem, bu seçiciliğin epistemik bir kürasyon olmaktan çıkıp, ekonomik ve sembolik sermaye üretimine entegre olmasıdır. Yani itirazım aslında “kurumlara” değil, kurumların piyasa mantığıyla bütünleşmiş iktidar üretme biçimlerine yöneliktir.
Burada ince bir gerilim mevcut: deneyimi artırmak amacıyla oluşturulan sergileme rejimleri (kamusal alan, büyük meydanlar, viral dolaşım), aynı anda eseri “görünürlük ekonomisinin” bir parçası haline getirir. Görünürlük ise nötr değildir; her zaman bir güç dağılımı üretir.
Banksy’nin kamusal alanda, özellikle son günlerde dikkat çeken tarihsel ve politik anlamı yüksek bir mekânda, sözüm ona gerilla tavrıyla sergilenen yerleştirmesi birkaç katmanda değerlendirilebilir: eleştirel jest, mekânsal kod, kurumsal çerçeve ve sembolik sermaye üretimi.
Eleştirel jest: Bayrak, yüz ve anonimlik gibi imgelerle iktidar, kimlik ve temsil ilişkilerini sorgular. Mekânsal kod: Londra’nın meydanı, ulusal hafıza ve devlet anlatısının yoğunlaştığı bir sahnedir. Eser, bu kodu “hack’ler” gibi görünmektedir. Kurumsal çerçeve: Ancak bu “hack”, çoğu zaman izinler, sponsorluklar, medya dolaşımı ve küratoryal çerçeve ile gerçekleşir. Yani, sistem dışı değil, sistem-içi bir sapma üretir. Sembolik sermaye üretimi: Eserin herkes tarafından görülebilir olması, demokratik erişim sağlar. Ancak bu durum, eserin ve sanatçının aurasını ve otoritesini de büyütür.
Burada bir paradoks ortaya çıkmaktadır: Eleştirel görünen jest, görünürlük rejimi tarafından güç gösterisine dönüşmektedir. Bu durum, sanatın iktidar üretimine bir araç olarak dönüşmesinden öte, iktidarın kendini eleştiri üzerinden yeniden üretmesi halini almaktadır. Banksy üzerinden inşa edilen piyasa mistisizmi, yeni bir “talep edilme” stratejisi geliştirmektedir. Dışarıdan bakıldığında çok demokratik görünse de, aslında bir sanat otoritesi etrafında yeni bir arz-talep miti yaratmaktadır.
Yine de, kamusal sergilemenin her zaman tahakküm üretmediğini unutmamak gerekir. Bazen müze veya galeri duvarlarını aşarak gerçek karşılaşma imkânlarını genişletebilir. Sorun, bu karşılaşmanın eşitler arası mı yoksa yukarıdan organize edilmiş bir izleme deneyimi mi olduğudur.
Meseleyi daha ileri bir noktaya taşımak gerekirse, burada karşılaştığımız şey yalnızca “piyasa mistisizmi” değil, “anonimlik – kamusal görünürlük” bileşiminin stratejik olarak yönetilmesidir. Banksy örneğinde farklı mekanizmalar bir arada işlemektedir.
Eserlerin çoğu geçici, bazen hızla yok olan veya müdahaleye açık durumdadır. Bu, klasik sanat piyasasındaki “nadirlik” ilkesinin yeni bir biçimde yeniden üretilmesine yol açmaktadır. Parça fiziksel olarak sabit değil, ancak “olay (event)” olarak nadirdir. Bu da talebi artırmaktadır. Anonimliğin sermayeye dönüşmesi, belirgin bir stratejidir. Anonimlik ilk bakışta otoriteyi reddeder gibi görünse de, pratikte sanatçıyı “mitik bir özneye” dönüştürmektedir. Biyografi yerine söylentiler, yüz yerine imza dolaşır. Böylelikle kişisel otorite dağılmak yerine soyut ve daha güçlü bir otoriteye dönüşmektedir.
Kamusal alanın sahne haline getirilmesi, bir başka stratejiyi temsil etmektedir. Londra’nın meydanları gibi yüksek sembolik yoğunluk taşıyan bir mekânda eser üretmek, “herkesin erişebileceği” iddiasını taşır. Ancak bu erişim, kendiliğinden bir karşılaşma değil; planlanmış bir görünürlüktür. Kalabalık, medya ve sosyal ağlar üzerinden çoğalan bu görünürlük, eseri bir kolektif deneyim olmaktan çıkararak bir gösteri-ekonomisi nesnesine dönüştürmektedir.
Buradaki kritik nokta şudur: Eleştirel jest, piyasa tarafından emilip nötralize edilmenin ötesinde, değer üretiminin ana motoruna dönüşmektedir. Yani eleştiri, piyasaya dışsal değil, içsel bir işlev kazandırmaktadır. Eleştirinin piyasaya içkinleşmesi, çağdaş sanatın paradokslarından biridir. “Arz-talep miti” dediğim şey tam da bu yüzden güçlü bir yapıdadır: Arz, fiziksel nesne üzerinden değil, hikâye – olay – görünürlük üzerinden inşa edilmektedir. Talep, estetik deneyimden ziyade, katılım hissi ve tanıklık üzerinden örgütlenmektedir (“ben de oradaydım”, “ben de gördüm”). Bu durum, sanatın değerini “karşılaşma”dan kopararak, karşılaşmanın dolaşıma sokulan temsiline kaydırmaktadır. Bu pratikler, erişimi genişletirken aynı zamanda erişimin anlamını da değiştirmekte; karşılaşmayı çoğaltmakta fakat derinliğini piyasa lehine yeniden biçimlendirmektedir. Bu tür işler, karşılaşmayı metalaştıran yeni bir dolaşım rejimi kurmaktadır.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



