Şeytan Marka Giyer 2: Dijitalleşme ve Dergilerin Geleceği

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Şeytan Marka Giyer 2: Dijitalleşme ve Dergilerin Geleceği

Türk edebiyatının en önemli hikâye yazarlarından biri olan Sait Faik, ‘Kurabiye’ adlı eserine, ‘İstanbul’da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp, ben sana âşığım’ şeklinde başlar. Bu cümle, zor zamanlar içinde aşkı vurgulamakta, insana bunca sıkıntı arasında bile sevginin var olabileceğini hatırlatmaktadır. Ben de benzer bir ruh haliyle, içinde bulunduğumuz zorlu dönemlerde ‘Şeytan Marka Giyer 2’ filmi üzerine düşünmeye başladım ve Sait Faik’in bu sözleri aklıma geldi.

Filmle ilgili Meryl Streep’in performansı ya da Anne Hathaway’in oyunculuğu hakkında görüş bildirmeyeceğim. Filmin genel yapısının da sıradan olduğunu belirtmek gerekir; zaman geçirmek için izlenebilecek bir yapım olarak öne çıkıyor.

Filmin yaratıcılarının farklı bir niyetleri olduğunu düşünmüyordum, ta ki Amerikalıların ‘take it with a grain of salt’ deyimini hatırlayana kadar. Bu deyim, Türkçeye ‘lafını tart da konuş’ şeklinde çevrilebilir. Latince kökeniyle bu ifade, insanlara dikkatli olmaları gerektiğini hatırlatıyor. Pliny’nin yazdığına göre, bu deyim, zehre karşı kullanılan bir formülden gelmektedir. Cemal Süreya’nın dizeleri de bu bağlamda akla geliyor; ‘Sigara içenlere ateş etmeyiniz’ diyerek bir başka derinlik katıyor.

Filmi düşündüğümde, Hollywood’un genellikle yaşanmış olayların ya da henüz gerçekleşmemiş olayların arka planını sunduğunu görüyorum. ‘Şeytan Marka Giyer 2’ de, basılı dergilerin geleceği üzerine bir tartışma açıyor. Dijitalleşmenin etkisiyle dergilerin geleceği ne olacak sorusu filmde kendine yer buluyor.

Doğruyu söylemek gerekirse, filmi izlemeye karar vermem de Atilla Dorsay’ın yazısı sayesinde oldu. İzleyince, filmdeki marka takıntısını ve lüks anlayışını reddediyorum; eğer film bu ideolojiyi savunuyorsa ona karşıyım. Nihayetinde, bu durumun toplumda narsisistik ve depresif bir yapıya yol açtığını görüyorum.

Film, lüks yaşamın ötesinde, basılı dergilerin geleceği gibi ciddi bir konuyla da ilgileniyor. Ancak burada da yanlış bir konumda duruyor. Çoğu karakter, dijitalleşmeyi kabullenmiş gibi görünüyor; ama film, dergilerin eski tarzda yaşamaya devam etmesini savunuyor. Bu bakış açısıyla, eski kuşak, şimdilik savaşı kazanmış gibi görünse de bu bir teselli olmaktan öteye gidemiyor. Thomas Mann’ın ‘Buddenbrooks’ romanındaki gibi bu zafer, hüzünlü bir başarı olarak kalıyor.

Meryl Streep’in canlandırdığı Miranda Priestly karakteri de bu geçici zaferin bilincinde. Son sahnede herkesin odasında çalışırken gösterilmesi, bir tür yalıtılmışlık ve kaybolmuşluk hissini yansıtıyor. Her pencere, artık içindekilerin gömüldüğü bir mezar gibi görünüyor.

Miranda karakterinin, Vogue dergisinin yöneticisi Anna Wintour’dan esinlendiği biliniyor. Wintour, Streep kadar karizmatik bir figür olarak öne çıkmasa da, filmdeki karakterle birçok benzerliği bulunuyor. 2025 itibarıyla Vogue’un global içerik sorumlusu olarak Wintour’un kariyeri devam etmekte.

Vogue, bir moda dergisi olmanın yanı sıra, dünya genelindeki moda endüstrisinin önemli bir temsilcisi konumunda. Ancak benim asıl ilgimi çeken, bu filmle birlikte ortaya çıkan, dergilerin geleceği hakkındaki sorular.

Film, muhafazakâr bir bakış açısını yansıtıyor. Miranda’nın dergiler üzerinde hâlâ fiziksel nüshalarla çalışması beni sevindiriyor. Ancak bu durumun yanılsama olduğunu biliyorum. Kağıt kültürünün sona erdiği gerçeği, bizim için bir kaygı kaynağı. Dergilerin kapanması, dijital platformlara dönüşmesi, bu sorunların bir parçası.

Kâğıt kültürü, insanlığın bu uygarlığı kurmasında önemli bir yere sahiptir. İnternetin varlığı, yazının bulunması kadar güçlü bir başarıdır; ancak bu yeni ortam, önceden edinilen bilgileri nasıl taşıyacak? Bu sorular, insan bilincinin nasıl şekilleneceğiyle doğrudan ilişkilidir.

Dijital platformlar düşünce üretiminde ne kadar etkili? Sosyal medyanın sınırsızlığı, düşünce üretimini teşvik etmiyor. Kâğıt kültürünün sağladığı içe dönme ve ayrışma gibi özellikler, bu ortamda kayboluyor. O nedenle bazı platformlar, ciddiyeti korumaya çalışıyor.

İnsanlık, gazeteleri yüzyıllar süren bir süreçte kurdu. Sosyal platformlar ise daha parçalı bir yapı sunuyor. Bu durum, toplumsal bilinç üzerinde farklı etkiler yaratıyor. Yeni sosyal yapılar, bu gerçeği göz önünde bulundurmalıdır.

Son olarak, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başları büyük teknolojik dönüşümlere tanıklık etti. Ancak bugünkü gelişmeler, daha çok mevcut teknolojilerin yeniden düzenlenmesine dayanıyor. Bu karmaşık durum, sürekli bir ikilem içinde kalmamıza yol açıyor.

Dijitalleşmenin sona ereceği ve eski alışkanlıklarımıza geri döneceğimiz günlerin hayal olduğunu düşünüyorum. Bu filmi, yalancı bir zaferin hüzünlü hikayesi olarak izledim. Ancak melez bir dönem içinde dikkatli olmamız gerektiğine inanıyorum. Gazete okumak, üretken bir eylemdi. Yeni platformlar henüz bu üretkenliği sağlayabilmiş değil.

Şeytanın marka giydiği kesin, fakat ben, ona pabucunu ters giydirecek olanları arıyorum.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın