
Sezai Karakoç, 1960’lı yıllarda “Sütun” başlığıyla yazdığı makalelerinde, Batı’nın İslam şehirlerine karşı duyduğu derin kıskançlık ve yok etme arzusunu dile getirmiştir.
Geçen altmış yıl, bu öngörülerin trajik bir hakikate dönüştüğünü gözler önüne sermektedir.
Bağdat’tan İsfahan’a kadar uzanan yıkım hattı, İslam medeniyetinin önemli kalelerinden biri olan İstanbul’un da bu kuşatmanın dışında kalmadığını göstermektedir.
Merhum Karakoç, 2012’lerde günümüzde yaşadığımız küresel kabusu da şu şekilde haber vermişti: “Batı, İslam’ın bir daha dirilmemek üzere haritadan silineceği nihai bir işgalin peşindedir…”
Dinlediğim bu konuşmasında, bahsedilen işgalin Moğol ve Haçlı saldırılarından çok daha yıkıcı olacağını ifade etmiştir.
Üstad, elbette bir müneccim değildi; Batı’nın geçmişini biliyor ve tarihin akışına yüz yıllık projeksiyonlarla bakabiliyordu.
***
Soru şu: Merhum Üstadımızın yıllar önce öngördüğü ve gözlerimizin önünde cereyan eden bu gerçekliği nasıl olup da göremiyoruz? (Sevgili filozofum, Efendim Yusuf’um?)
Bu durum, ne denli bir körlük içinde olduğumuzu gözler önüne seriyor, ey ehl-i insaf?
Etnik veya mezhepsel asabiyetler tartışılabilir mi?
Üstelik Sayın Erdoğan, daha geçenlerde şu feryadı yükseltmişti: “Füzeler, bombalar ve drone’lar tarafından tahrip edilen milyarlarca dolarlık altyapı tesisleri, bölgedeki kardeşlerimizin kaynakları değil mi? 27 gündür hiçbir ilke, değer veya norm gözetmeyen saldırganların gözünde Şii veya Sünni olmamızın; Türk, Kürt, Arap ya da Farisi olmamızın Allah aşkına bir farkı var mı? Samimiyetimle soruyorum; mezheplerimiz, kökenlerimiz farklı olsa da coğrafyamızın dört bir yanında akan kanlar bizim değil mi?”
Bu feryadı Erdoğan’dan hoşlanmayanların veya düşmanlarının umursamaması anlaşılabilir. Ancak “Reis” kelimesini dilinden düşürmeyenlere ne diyeceğiz?
Ümmeti sahiplenmek yerine, “Coğrafyamızın dört bir yanında akan kanlar bizim kanımız” diyerek mezhep veya etnisite fitnesine Suriye’den ya da tarihten “gerekçe” göstermeyi marifet olarak görenler hâlâ var.
“Vahdet” kelimesini kullananları da küçümsemeye devam ediyorlar.
Oysa, öne sürdükleri “gerekçelerin” çok daha fazlasını bilen bizzat Cumhurbaşkanımız Erdoğan’dır.
***
Trump’ın İran halkına “hayvanlar” demesi ile İsrail rejim şeflerinin bölge halklarını “goyim” (köleleştirilmiş öteki) olarak tanımlaması, aynı ontolojik kibrin iki farklı yansımasıdır.
Birisi, saf gücü ilahlaştırarak kendisine boyun eğmeyeni yaşam hakkından mahrum bırakırken; diğeri, ötekini yalnızca kendisine hizmet etmek üzere yaratılmış bir nesne olarak görmektedir.
Her iki yaklaşım da insanı ve hukuku göz ardı ederek, saf şiddeti tek meşruiyet zemini olarak kabul etmektedir.
Vehim şudur: “Mademki güçlüyüz; hedef aldığımız halkları kundaktaki bebeklerine kadar katletmek de istediğimiz yeri işgal etmek de hakkımızdır…”
Medeniyetimizin hafızasını ve varlık iradesini hedef alan bu zihniyete karşı hep birlikte durmamak için hiçbir etnik veya mezhepsel gerekçe olamaz.
Bu zihniyete karşı durmak, yalnızca bir siyasi tavır değil, insanlığın ve medeniyetin onurunu savunmaktır.
iahaber Uygulamamızı İndirin
Uygulamalara Özel Ayrıcalıkları Keşfedin!
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



