Silivri: Mekânın İktidarı ve Adalet Algısı

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Silivri: Mekânın İktidarı ve Adalet Algısı

Fransız filozof Henri Lefebvre, “Mekânın Üretimi” adlı önemli eserinde mekânın tarafsız bir olgu olmadığını vurgular. Türkçeye, Işık Ergüden’in dikkat çekici çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından kazandırılan bu kitap, mimarinin ve tasarımın toplumsal ilişkileri nasıl görünür kıldığını ele alır. Şehirler, mahalleler, meydanlar, kampüsler ve mahkeme salonları, iktidar ilişkilerinin ve ideolojilerin somutlandığı mekânlardır.

Geçtiğimiz hafta “İBB Davası” çerçevesinde Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan’ın savunmasını dinlemek üzere Marmara Açık Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü’ne gittiğimde Lefebvre’in düşünceleri aklıma geldi. Duruşma salonları ve bu alanlarla ilgili propaganda, içimde tuhaf duygular uyandırdı. Eve döndüğümde “Mekânın Üretimi”ni yeniden gözden geçirdim.

Lefebvre’e göre mekân üç katmanda işler: Öncelikle tasarlanır, ardından insanlar içinde belirli şekillerde hareket etmeye yönlendirilir ve nihayetinde mekân, bireylerde belirli duygular ve pratikler oluşturur.

Yazar, bu süreçleri “tasarlanan mekân”, “algılanan mekân” ve “yaşanan mekân” olarak sınıflandırmaktadır.

Silivri’deki yeni duruşma salonları, bu üç katmanı da içinde barındıran mekânlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Lefebvre ve Silivri

Bu duruşma salonları, her şeyden önce bir iktidar tasarımının yansımasıdır. Mimari tercihler, aynı zamanda siyasal tercihlerdir. Yapının biçimi, yönetenlerin kendilerini nasıl görmek istediklerini açıkça gösterir.

Siyasal iktidarın “Avrupa’nın en büyük duruşma salonu” olarak takdim ettiği yapının merkezinde, ölçü, sadelik veya savunma kolaylığı yerine büyüklük, heybet ve kontrol hissi öne çıkmaktadır. Yapının insan ölçeğini göz ardı eden tasarımı, Türkiye’de uzun süredir hâkim olan gösterişli, fakat ruhsuz inşaat estetiğini yansıtır. Bu nedenle Silivri’ye giden ve son yirmi beş yılın siyasal dilini tanıyan biri, bu mimariye pek de şaşırmaz; aksine mekân tanıdık gelir.

Kampüse yaklaşırken başlayan polis kontrolleri, buranın klasik anlamda kamusal bir alan olarak tasarlanmadığını hissettirir. Tek sıra halinde ilerlemek zorundasınız ve defalarca aranıyorsunuz. Koridorlar, bariyerler ve yönlendirmeler arasında hareket ediyorsunuz. Girişte, burada devletle aynı hizada olmayan biri olduğunuzu anlatan bir atmosfer hâkimdir.

Ayrıca burası, erişim açısından da kolay bir yer değildir. Kendi arabanızla bile şehir merkezinden ciddi bir yolculuk gerekmektedir. Arabanız yoksa, servislerin saatine ve kapasitesine bağlı kalıyorsunuz. Yaşlı, engelli veya duruşmaya ilk kez gelen sıradan bir yurttaşsanız, bu “adalet kampüsü” sizi dışlayan bir mekân algısı yaratmaktadır.

Silivri’ye giden bir kişi, uzaklık hissi taşır. Şehirden, gündelik hayattan ve kamusal görünürlükten kopuk bir yer hissi vardır. Sanki yargılama, toplumdan ayrılmış özel bir bölgede gerçekleştirilmektedir.

Bu izolasyon, tesadüf değildir. Cezaevinin içinde kurulan devasa yargılama kompleksi, kişiye olağan hukuk düzeninin dışına çıkıldığı hissini vermektedir. Demokratik toplumlarda mahkemeler, kamusal hayatın doğal bir parçası olarak düşünülürken, Silivri’de tam tersine bir kopuş hissi oluşmaktadır. Adalet, şehirden ve toplumdan uzaklaşmış gibidir.

Bu bağlamda, Cumhuriyet düşüncesi ile “saray” fikri arasındaki tarihsel gerilim göz önüne alındığında “adalet sarayı” ifadesi de akla gelmektedir. Saray ihtişamı, hiyerarşiyi ve erişilmezliği simgeler. Son yıllarda devlet mimarisindeki devasa yapı merakıyla birlikte düşünüldüğünde, “adalet sarayı” ifadesi daha da anlam kazanır. Yurttaşı merkeze alan hukuk dili geri planda kalırken, heybet üreten bir temsil anlayışı ön plana çıkmaktadır.

Silivri’deki duruşma salonu bir “adalet sarayı” içinde yer almıyor. İnsanlar, cezaevinin içine inşa edilen duruşma kompleksinde yargılanıyor. Ancak Cumhuriyetçi eşitlik fikrine rağmen monarşist ayrıcalıklar bu duruşma kompleksinde de geçerlidir: Savcı ile hâkim aynı blokta ve yukarıda otururken, savunma aşağıdadır. Sanık çoğu zaman yalnızdır, avukatından bile uzak bir konumda yer alır.

Oysa savcı, yargılamada bir iddia makamıdır, bu nedenle taraflardan biridir. Hâkimlerle aynı seviyede oturması ve savunmadan yukarıda konumlanması, tarafsızlık hissini zedeler.

Konuya tamamen yabancı biri bile o salonda iktidar adına orada bulunanlar ile devlete karşı duranları ilk bakışta ayırt edebilir. Bu, “algılanan mekân”dır. Mekân, size mesajını iletmektedir: Yargılananlar devlete karşıdır, ancak devlet onlardan büyüktür.

Salonun aşırı büyüklüğü, başka bir sorun daha yaratmaktadır. Savunmanın doğal akışı bozulmaktadır. Avrupa’nın “en büyük” duruşma salonuna sahip olmakla övünülse de, bu büyüklük Avrupa insan hakları standartlarıyla ciddi bir gerilim oluşturmaktadır. Zira avukat ile müvekkil fısıltıyla iletişim kuramamakta, duruşmada tanık beyanlarına anlık değerlendirme yapmaları zorlaşmaktadır. Müdafinin müvekkiline sessizce soru sorması veya sanığın avukatını küçük bir ayrıntı konusunda uyarması bile sorun haline gelmektedir.

Oysa ceza muhakemesi dinamik bir süreçtir. Duruşma sırasında beklenmedik bir tanık çıkabilir, savcı yeni bir iddia öne sürebilir veya dosyadaki unutulmuş bir detay önem kazanabilir. Bu durumlarda avukat ile müvekkilin anlık iletişim kurabilmesi gerekir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 149 ve 154’üncü maddeleri, bu nedenle müdafi ile sanığın her aşamada, başkalarının duyamayacağı şekilde görüşebilmesini güvence altına alır.

Silivri’de (diğer adalet saraylarında olduğu gibi) kâğıt üzerindeki hukuk ile mekânın dayattığı gerçeklik birbirinden ayrılmaktadır. Mevzuat bir şey ifade ederken, mimari başka bir şeyi dayatmaktadır.

Salonun büyüklüğü insan yüzünü de ortadan kaldırmaktadır. Ceza yargılaması yalnızca tutanak okumaktan ibaret değildir. Hâkimin, sanığın yüzünü görebilmesi, ses tonunu duyabilmesi ve tereddütünü fark edebilmesi önemlidir. Hâkim, tanığın

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın