
Yanlış uygulanan faiz politikaları nedeniyle zor durumda kalan ekonomiyi toparlamak amacıyla, 2023 seçimlerinden sonra Hazine ve Maliye Bakanlığı’na yeniden atanan Mehmet Şimşek’in programı, bir ay sonra üçüncü yılını dolduracak.
Peki, bu süreçte memlekete ne kazandırıldı?
“Dezenflasyon” olarak adlandırılan ve ücretlerin kasten düşürülmesiyle satın alma gücünün azaltıldığı bu program, yalnızca enflasyonun yedi puan gerilemesiyle görünürde bir “artı” sağladı.
Ancak asıl hedef, programın başlangıcında belirtilen tek haneli enflasyona ulaşmaktı ve bunun için belirlenen tarih 2025 yılı sonuydu.
Elbette, bu programın başarısını etkileyen iki öngörülemeyen olay yaşandı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun liderliğindeki CHP’nin yerel seçimlerde birinci parti olması ve iktidarın ikinci parti konumuna düşmesi sonrası gerçekleşen operasyonlar, tutuklamalar ve “yüzyılın yolsuzluk dosyası” iddiaları hedeflerin sekteye uğramasına neden oldu.
ABD ile İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaş da, uzun vadeli bir enerji şokuna yol açarak programın zayıflamasına katkıda bulundu.
Ancak bu iki gelişme yaşanmasaydı bile, enflasyonun belirtilen tarihte düşmeyeceği aşikardı. Bu durum, ne bir tahmin ne de bir temenniden ibarettir. Kamu harcamalarındaki yolsuzluklar ve bu harcamalara yeterince müdahale edilmemesi, Şimşek programını, tek ayak üzerinde durmaya çalışan ve mucize bekleyen bir yapı haline getirdi.
Gösteriş amaçlı tasarruf genelgeleri ile elde edilen “tasarruf”un, Hazine ve Maliye’nin resmi verileri incelendiğinde, oldukça yetersiz olduğu görülmektedir.
Suç gelirlerine “gel gel”
Gıda, barınma, eğitim, sağlık ve istihdam gibi temel ihtiyaçlarda yaşanan sıkıntılar artarken, AKP hükümeti, kamu maliyesinin birçok vergi kaybına uğraması anlamına gelen bir kanun teklifini yasalaştırmaya çalışıyor.
İran savaşı ile birlikte sermayenin Türkiye’ye çekilme olasılığına dayanarak, “Türkiye yeni Dubai olacak” söylemiyle hazırlanan bu teklif, çokuluslu şirketlere vergi avantajları sunmayı planlarken, kaynakları suç gelirleri olabilecek milyarları denetim olmadan Türkiye’ye çekmeyi veya mevcut kaynakları sistem dışında tutmayı hedefliyor.
İFM ekseninde şekillenen bu dizi vergi avantajı ve teşviklerle Türkiye’nin “güvenli bir liman” olacağı iddiaları giderek daha fazla duyulmaya başlanıyor.
Muhatabın aklını hafife almak
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın, “Yeni bir programla ülkemizi güçlü bir merkez olarak konumlandırma çabamızı bir üst seviyeye taşıyoruz” açıklamasının yapıldığı gün, İBB davasında yargılananların, iddialardaki tutarsızlıkları ortaya koyan savunmaları, Türkiye’deki adalet sisteminin işleyişi hakkında farklı bir tablo sunuyor.
TBMM’de görüşülmeye başlanan bu kanun teklifi ile Türkiye’nin yeni bir küresel üs olacağı iddiası, muhataplarının aklını hafife alıyor. 10 yıl önce Meclis’e sunulan bir değişiklik ile şehir hastaneleri için yapılacak sözleşmelerde İstanbul Tahkim Merkezi’nin yetkisinin kaldırılmasına yönelik düzenlemenin gerekçesi, yabancı finansörlerin Türkiye’de yargıya müdahale endişesi olarak gösterilmişti. Bu durumun unutulmuş olması mümkün mü?
O tarihten bu yana, malvarlıklarına el koyma, yargının siyasallaşması ve şirketlere kayyım atanması gibi uygulamaların arttığı da gözler önünde.
Toplumsal refaha katkı iddiaları zaten yok. Ancak yalnızca vergisel avantajlarla yatırımcı çekme çabalarının bütçe dengesine ne gibi etkiler yaratacağını ilerleyen günlerde göreceğiz.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



