Sinemanın Sonu: Edebiyat Yeniden Doğuyor

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Sinemanın Sonu: Edebiyat Yeniden Doğuyor

Yıllar önce, Budapeşte’de düzenlenen önemli bir sinema konferansında, genç bir asistanken sunum yapıyordum. Akademik dünyada konferanslar, en önemli etkinlikler arasında yer alıyor. O dönemde, yurt dışında bir konferansa katılacak kadar maaş alıyordum. Üniversite, yılda bir kez olmak üzere uçak biletimizi karşılıyordu. Bu anı da tatlı bir hatıra olarak kalmıştı.

Sunumumu hatırlamıyorum ama salonda, o dönemin en saygın akademisyenlerinden biri önde oturuyordu. Oturumda dört kişi arka arkaya sunum yaptı ve ardından moderatör, hepimizin sunumlarını kısa birer cümleyle özetledi. Sonrasında salona soru sormak isteyen olup olmadığını sordu. Bu saygın akademisyen elini kaldırdı ve benim adımı söyleyerek, “Sorum Aslı Kotaman’a,” dedi. İçimden, neden böyle bir soru sorduğunu merak ediyordum. Sorusu gecikmedi:

“Sizce bildiğimiz anlamda sinema öldü mü?”

Böyle bir soruya, “Siz bilemezsiniz, ben de bilemem,” diyebilirdim. En azından salondakiler gülümserdi. Ancak ben soruyu yavaşça tekrarladım; böylece daha derin bir yanıt verebilecekmişim gibi hissettim. Fakat sonunda buna cesaret edemedim. “Bence ölmedi,” dedim. Aslında genç ve hevesli olduğum için sinemanın ölmüş olamayacağını söylemek istiyordum. Şimdi sorsaydı, “Helvasını yiyoruz,” derdim.

Sinemanın ölümü ve edebiyatın yeniden doğumu aynı döneme denk gelmiyor mu sizce? Şimdi sizlere bilgilendirme yapacağım, bu durum elbette tesadüf değil.

Son dönem edebiyat, sinema için bir kanca işlevi görürken, kültürel üretimin erken aşamalarının bir yoklama alanına dönüşmesi dikkat çekiyor. Uzun ve karmaşık bir cümle oldu mu? Edebiyat, havayı kokluyor, demek istediğim bu. Bir roman, görece daha düşük maliyetle piyasaya sürülüyor; okurla doğrudan temasa geçiyor ve bu etkileşim artık yalnızca satış rakamlarıyla değil, aynı zamanda dijital platformlardaki etkileşimlerle de ölçülüyor. Özellikle BookTok, Goodreads ve Instagram gibi platformlarda bir kitabın etrafında oluşan görünürlük, kitabın yorumları ve ünlü kitap influencerlarının önerileri, o metnin hangi tür izleyici kitlesi yaratabileceğini erken aşamada ortaya koyuyor.

Bu durum, yayıncılık ile görsel-işitsel endüstriler arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendiriyor. Guardian’da konuyla ilgili çıkan bir yazıya göre, yayıncıların artık yalnızca edebi değer üzerinden değil, aynı zamanda bir metnin adaptasyon ihtimali üzerinden de konum aldığını belirtmekte. Yapımcılar için de bir romanın ya da kitap serisinin uyarlanabilirliği, hikâyenin içeriğinden daha çok, mevcut bir okur topluluğunun varlığıyla anlam kazanıyor. Bu topluluk, potansiyel izleyici kitlesinin önceden oluşmuş bir versiyonu olarak düşünülebilir.

Özellikle romantik türlerde bu mekanizma daha belirgin hale geliyor. Bu türler, dijital platformlarda hızla alıntılanabilen ve duygusal tepki üretebilen yapıları sayesinde geniş kitlelere ulaşabiliyor. Böylece edebiyat, üretim zincirinin başında olan ve diğer mecralar için yön tayin eden bir alan haline geliyor.

Gidilmeyen Yol programında, aylar önce sevgili Asuman Kafoğlu Büke ile bu konunun farklı bir yönünü tartışmıştık. Ardından ben konuyu burada iahaber Haftalık’ta “Hız Çağında Anlatı” makalesinde biraz ele almaya çalıştım. Orada yazdıklarım, uyarlanmak için kaleme alınan kitapların dili üzerineydi. Anlatının nasıl değiştiğinden bahsediyordum; bugün ise bunu dört başı mamur bir sistem olarak anlatmaya gayret ediyorum.

Sinemada yaşanan dönüşümü yalnızca fikir eksikliğiyle açıklamak yetersiz. Asıl belirleyici olan, üretim koşullarının giderek daha yüksek maliyetli ve öngörülemez hale gelmesidir. Büyük bütçeli bir film, artık finansal olarak zor bir yatırım haline gelmiştir. Bu da karar alma süreçlerini doğrudan etkiliyor.

Stüdyolar, bu riskle başa çıkmak için belirsizliği azaltacak araçlara yöneliyor. Daha önce bir şekilde tanınmış ve izleyici kitlesi oluşturmuş anlatılara yönelmek, bu stratejilerden biri. Bir roman, bir çizgi roman serisi, popüler bir oyun ya da daha önce yapılmış bir filmin yeniden çevrimi, sıfırdan bir fikirden daha güvenli. Bu tür kaynaklar, hikâyenin zaten bir karşılığı olduğunu ve belli bir kitle tarafından bilindiğini gösteriyor.

Bu durum sinemanın üretim mantığını da değiştiriyor. Hikâye, artık çoğu zaman ilk kez sinemada ortaya çıkan bir şey değil; sinema, çoğu zaman bir eko-sistemin son halkası haline geliyor. The New Yorker bu eğilimi, özellikle marka ve fikri mülkiyet odaklı üretimin yaygınlaşması üzerinden ele almıştı. Nihayetinde ortaya çıkan şey şudur: Sinema hâlâ güçlü bir anlatı alanıysa da, yeni fikri ilk üreten mecra olma rolünü üstlenmiyor. Sorumluluk almaktan kaçıyor ve daha çok, başka mecralarda sınanmış ve karşılık bulmuş hikâyeleri alıp büyüten, onları daha geniş ve görünür bir forma taşıyan bir araç haline geliyor.

Son dönemde uyarlama çalışmalarında gözle görülür bir artış olduğu da dikkat çekiyor. Zira uyarlama çalışmaları uzun süre metinler arası sadakat tartışmasına sıkışmıştı. Bir roman ne kadar doğru aktarılmış, neyi atlamış gibi sorular gündeme geliyordu. Ancak Linda Hutcheon, uyarlamayı dolaşım ve yeniden yorumlama pratiği olarak tanımlayarak bu çerçeveyi kıran isimlerden biri oldu. Ona göre bir hikâye, farklı mecralarda yeniden anlatıldıkça anlam üretmeye devam ediyor. Bu kavram, temelde televizyonu açıklamak için kullanılan bir terimdi; buradan çıkaracağımız sonuç, sinemanın televizyonun mantığına yaklaş

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın