Sosyal Medyanın Gölgesinde Kaybolan Gerçeklikler

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Sosyal Medyanın Gölgesinde Kaybolan Gerçeklikler

Sosyal medyanın ilk zamanlarını hatırlıyor musunuz? O dönemlerde birkaç gerçek beğeni almak bile bizi mutlu ederdi; çünkü insanlar hâlâ gerçek dünyada yaşıyor ve sosyal medya sadece bir eğlence aracıydı. Ancak artık sosyal medya, bir vitrinden çok daha fazlası haline geldi. Bu dönüşümü sessizce gerçekleştirdi. İlk zamanlarını hatırlıyorum; bir arkadaşım, ajansların oyuncuları sosyal medyadaki takipçi sayılarına göre seçtiğini söylemişti. O an çok şaşırmıştım, çünkü çoğu kişi için sosyal medya sahibi olmak bir tercih meselesiydi. Meğer ne özgür günlermiş! Onları özlüyorum!

“Hadi şu iki dakikalık boş zamanımda biraz telefona bakayım” dediğinizde, durumun artık çok değiştiğini görebiliyorsunuz!

Kalbimizde hissettiğimiz hisler, eskiden olduğu gibi küçük bir gülümseme ya da merak değil artık!

Herkes çok fazla aşırı iyi(!)

Huzursuz bir ortam var. Sanki herkes bir yerlere yetişmiş, bir şeyleri başarmış, aşırı mutlu, aşırı sosyal. “Aşırı” artık yeni “normal!”

Herkesin sürekli motive olduğu, odaların her zaman düzenli ve evlerin pırıl pırıl olduğu bir algı oluşmuş durumda. Herkesin dış görünüşü kusursuz, sosyal hayatları dolu ve her an mutluluk içinde. Ancak böyle bir hayat yok! Olmadı, olmayacak!

Sosyal medya ile bu yanıltıcı görüntüye o kadar maruz kalıyoruz ki, insanlar sıradan günlerinden utanmaya başlıyor. Artık yaşamıyoruz, sadece film çekiyor ve kendi hayatımızın reklamını yapıyoruz.

Herkesin en güzel ve en iyi haline maruz kalıp bunu “normal” olarak kabulleniyoruz.

Algoritma kölesi

Ekranı kaydırmaya başladığınızda, bir daha bırakamıyorsunuz. Sosyal medya platformları, insanları ekranda uzun süre tutabilen içerik üreticilerine daha fazla ücret ödüyor. Gözlemlerseniz, ekran sürelerimizin giderek uzadığını görebilirsiniz. İçerik üreticilerini suçlamaktan kaçınıyorum; zira ben de içerik üretiyorum. Bu bir meslek ve herkes işini daha iyi yapma çabasında. Ancak sosyal medyada yaşananlar, artık yalnızca basit bir “paylaşım kültürü” değil.

Sosyal medya sadece zaman çalmıyor; aynı zamanda algıyı da bozuyor.

İnsan kendi ruh halini unutup başkalarının vitrinine göre kendini değerlendirmeye başlıyor. Ardından “neden hiçbir şey yeterli gelmiyor?” diye sorgulamaya başlıyorsunuz. Çünkü sürekli olarak yetersiz hissettiriliyorsunuz.

Daha da tehlikeli olanı, herkesin aynı anda aynı şeyleri yapma eğilimi. “Özgün” görünmeye çalışan ama aslında birbirinin kopyası olan milyonlarca insan haline geldik. Bunun temel nedeni “algoritma”nın etkisi. Bunu bilmek oldukça yaralayıcı; çünkü hangi yöne kaçacağınızı bilemiyorsunuz.

Ben de içerik üretiyorum, bu yüzden YouTube’dan gelen “trend” video önerileri hakkında bilgi sahibi olmalısınız. Bu önerilere uyduğunuzda videonuz daha çok izleniyor, uymadığınızda ise az izleniyor.

Ben bu önerilere uymuyorum.

Kurumsal kölelikten kurtuldum ama şimdi de “algoritma köleliği” ile savaşıyorum.

Kurallara uymadığınızda “cezalandırılıyorsunuz”. Aynı zamanda belirli bir zaman diliminde, aynı uzunlukta ve önerilen konularda içerik üretmek zorundasınız. Önerilen konular genellikle başka içerik üreticilerinin “başarılı” olduğu konulardan oluşuyor.

Hep aynı hep daha iyiye

Bu nedenle sürekli aynı kahveler, aynı pozlar, aynı cümleler, aynı tavsiyeler, aynı kişisel gelişim lafları ve yapay samimiyetle karşılaşıyoruz. Eğer bunları yapmazsanız sistemin dışında kalıyorsunuz; yaparsanız da “kirleniyorsunuz”. İşinizi bir yerde pazarlamak zorundasınız ve sosyal medya bunun en maliyetsiz yolu.

Sıradan hayat küçümseniyor. Oysa hayatın büyük bir kısmı zaten sıradan. Çoğu gün heyecan verici değil, çoğu an estetik değil. Her insan her sabah ilhamla uyanmıyor. Hayat, çoğu zaman tekrar, bekleme, sıkılma, yetişememe, vazgeçme, dinlenme ve yeniden başlama halidir. Ancak bu unsurlar sosyal medyada rağbet görmüyor.

Bu nedenle günümüzde “hep yorgunuz”. Fiziksel bir yorgunluktan değil, ruhsal bir saldırı altındayız. Sürekli karşılaştırılıyoruz, sürekli uyarılıyoruz, her zaman bizden daha iyisi var! Modern insanın en büyük yorgunluğu, çalışmak değil; maruz kalmak!

Artık telefonuma uygulama indirmekten, e-posta adresi yazmaktan, kurallara uygun şifre bulmaktan ve çerez ayarları yapmaktan bıktım. Bildirimlere göz atmaktan kaçınıyorum. Zamanımı “uyarılmak”tan mümkün olduğunca kaçınarak kullanmaya çalışıyorum. Dikkat süremi ve derinliğimi artırmaya gayret ediyorum.

Kendi kurallarıma uyarak sistemin içinde kalmaya çalışıyorum. Ne sosyal medya uygulamalarını tamamen silebiliyorum ne de sürekli sosyal medyada var olabiliyorum.

Sosyal medya tamamen kötü mü? Hayır, durum bu değil. İlham almak ve bir şeylerin nasıl yapıldığını öğrenmek için sürekli kullanıyorum. Ancak önerilen “reels” akışına girmiyorum. O akışta kalarak saatlerce anlamsız videolar izlemiyorum ya da insanların “hikayelerine” çok fazla göz atmıyorum. Yani sosyal medyanın kötü ve zararlı yanını kesinlikle küçümsemiyorum!

Sorun, sosyal medya değil; ona sorgusuz bir şekilde teslim oluşumuz.

Sorun, hem üretici hem de tüketici olarak sosyal medya şizofrenisine yakalanma ihtimalimiz.

Sorun, insanın kendi içinde sürekli ikiye bölünmesi.

Mükemmel ol(ma)!

Bir yanda gerçek hayat var: dağınık evler, sokağa çıktığınızda somurtan insanlar, yetişmeyen işler, ertelenen planlar, iç sıkıntısı, yorgunluk ve kararsızlık. Diğer yanda ise ekranda gördüğümüz hayatlar; filtreli yüzler, kusursuz sofralar, düzenli evler, romantik ilişkiler, disiplinli sabah rutinleri ve sürekli gülümseyen insanlar.

Gerçek hayatla vitrindeki hayat arasındaki uçurum büyüdükçe, insan kendi içinde bölünüyor.

Kimse bize “mükemmel ol” demiyor ama biz kendimizden hep “daha fazlasını” bekliyoruz. Hep iyi hissetmek, her gün harika geçmek ve hayatın sürekli estetik bir akışta ilerlemesi zorunlu değil.

Gerçek huzur, mükemmel görünmekte değil; kendi dağınıklığını, eksikliğini ve sıradan

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın