
Uluslararası ilişkilerde bazı tarihler, sadece takvimlerde değil, aynı zamanda güç dengeleri açısından da önemli izler bırakır. Şubat 2026’da gerçekleştirilen ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak hava operasyonu, bu tür bir dönüm noktası olarak kaydedilmiştir. Bu askeri müdahale, Orta Doğu’daki güç dengesini sarsmakla kalmamış, aynı zamanda son on yılda giderek belirginleşen Rusya–İran–Çin işbirliğinin gerçek potansiyelini de sorgulamıştır.
Uzun bir süre boyunca, bu üçlü yapı, Batı’nın yaptırım politikalarına karşı alternatif bir dayanışma ekseni olarak değerlendirilmiştir. Enerji ticareti, yerel para birimleriyle ödeme arayışları ve çok taraflı diplomatik koordinasyon, bu yakınlaşmanın görünür yönlerini oluşturuyordu. Ancak çatışmalar başladığında, söylem ile kurumsal kapasite arasındaki uyumsuzluk belirginleşti. Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle kısıtlı askeri hareket kabiliyeti, Çin’in küresel ticaret entegrasyonunu tehlikeye atacak doğrudan müdahalelerden kaçınması, İran’ı fiilen yalnızlığa sürüklemiştir. Bu durum, Avrasya hattının toplu güvenlik üretme kapasitesinin zayıflığını gözler önüne sermiştir.
Şubat 2026 Operasyonu, bu nedenle yalnızca bir askeri müdahale olarak değerlendirilmemelidir; aynı zamanda Avrasya düzeninin sınırlarını test eden bir durumdur.
İran’ın zayıflaması ve zincirin gerilmesi
İran, söz konusu üçlü yapının coğrafi ve stratejik merkezidir. Basra Körfezi’ne açılan enerji yolları, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü, Orta Asya’dan Akdeniz’e kadar uzanan kara bağlantıları ve Rusya’nın güney yönlü nüfuz hattı, bu ülkeyi uluslararası sistem içinde merkezi bir konuma yerleştirir. Çin içinse İran, enerji güvenliği ve Kuşak–Yol projesinin Batı Asya kısmında kritik bir unsur olarak öne çıkmaktadır.
Ancak savaşın etkisiyle İran’ın askeri ve ekonomik kapasitelerinin baskı altına alınması, bu yapının ortasında bir gerilim yaratmıştır. Rusya’nın güvenlik garantisi vermemesi ve Çin’in diplomatik dengeyi korumaya yönelik yaklaşımı, üçlü yapının stratejik entegrasyon düzeyinin sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, “blok” kavramının aşırı geniş bir şekilde yorumlandığını düşündürmektedir. Avrasya üçgeni, NATO benzeri sıkı bir güvenlik sistemi değil; çıkar odaklı, esnek bir koordinasyon alanıdır.
Savaşın enerji piyasalarına olan etkisi, bu gerilimi daha da görünür hale getirmiştir. Hürmüz Boğazı’ndaki risk algısının yükselmesi, petrol fiyatlarında dalgalanmalara ve navlun maliyetlerinde artışa yol açmıştır. Enerji gelirlerine bağımlı olan Rusya için bu durum, kısa vadede fiyat artışları aracılığıyla gelir sağlasa da, orta vadede talep ve sigorta riskleri nedeniyle sürdürülebilir değildir. Çin açısından ise tedarik güvenliği maliyetleri artmaktadır. Bu jeoekonomik baskı, Avrasya zincirinin dayanıklılığını sınamaktadır.
Şangay illüzyonu ve kurumsal derinlik sorunu
Şangay İş birliği Örgütü, 2001 yılından itibaren sınır güvenliği ve terörle mücadele ekseninde şekillenmiş, zamanla ekonomik ve diplomatik bir platforma dönüşmüştür. Ancak örgüt, asla bağlayıcı bir askeri müdahale kapasitesi üretmemiştir. Üyeler arasında ortak bir savunma maddesi bulunmamakta, karar alma süreçleri konsensüse dayanmaktadır. Çin ile Rusya arasındaki örtük liderlik rekabeti ve üye ülkelerin farklı stratejik öncelikleri, örgütün kurumsal derinliğini sınırlamaktadır.
Şubat 2026 Operasyonu, bu sınırlılıkları açıkça ortaya koymuştur. İran’ın tam üyeliği sembolik bir değer taşırken, kriz anında kolektif güvenlik mekanizmasının devreye girmemesi, örgütün alternatif bir güvenlik mimarisi oluşturma kapasitesinin zayıf olduğunu göstermiştir. Bu durum, “Şangay illüzyonu” kavramını analitik bir çerçeve haline getirmiştir: normatif düzeyde alternatif bir düzen iddiası, ancak kriz anında sınırlı dayanışma ile karşılaşmaktadır.
Türkiye’nin daralan alanı
Türkiye, son yıllarda Avrasya platformlarıyla yoğun ilişkiler kurarak diplomatik esneklik yaratmaya çalışmıştır. NATO üyeliği, Avrupa Birliği ile ekonomik entegrasyon ve Batı finansal sistemine bağlılık devam ederken, Şangay hattıyla ilişkiler bir manevra alanı olarak değerlendirilmiştir. Bu strateji, barış döneminde belirli bir kaldıraç etkisi yaratabilse de, sıcak savaş koşullarıyla birlikte gri alanlar daralmaktadır.
Türkiye’nin enerji ithalatına bağımlılığı, özellikle petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar karşısında kırılganlık yaratmaktadır. Batı merkezli finansal sistem, İran ve Rusya ile artan temasın ikincil yaptırım riskini beraberinde getirebileceğini göstermektedir. Bu nedenle, Şubat 2026 sonrası dönemde Türkiye’nin karşılaştığı sorun, eksen tercihi değil; kırılganlık yönetimi haline dönüşmüştür.
Bu noktada uzun dalga perspektifi önem kazanmaktadır. Eğer 2010 sonrası dönem K6 olarak tanımlanırsa — yapay zekâ, biyoteknoloji, temiz enerji ve dijital altyapı ekseninde şekillenen yeni bir teknolojik dalga — Türkiye’nin geleceği enerji jeopolitiğinden çok üretim kapasitesine bağlıdır. İran savaşı Türkiye’yi yeniden 20. yüzyılın güvenlik merkezli denklemine çekme riski taşırken, 21. yüzyıl rekabeti kurumsal kalite ve verimlilik üzerinden ilerlemektedir.
Şubat 2026 operasyonu, yalnızca bir askeri kriz olmanın ötesinde, Türkiye için jeoekonomik bir uyarı niteliğindedir. Çoklu bağlantı stratejisi, güçlü kurumlarla desteklenmediği sürece, sarkaç hareketine dönüşebilir. Sarkaç ise, kriz anlarında savrulmalara yol açabilir.
Kaynakça
Acemoglu, D., & Robinson, J. A. (2012). Why nations fail: The origins of power, prosperity, and poverty. Crown.
Aghion, P., Antonin, C., & Bunel, S. (2021). The power of creative destruction: Economic upheaval and the wealth of nations. Harvard University Press.
Ambrosio, T. (2008). Catching the “Shanghai spirit”: How the Shanghai Cooperation Organization promotes authoritarian norms in Central Asia. Europe-Asia Studies, 60(8), 1321–1344.
Aris, S. (2011). The Shanghai Cooperation Organisation: ‘Tackling the three evils’. Asian Security, 7(3), 183–199.
Arrighi, G. (1994). The long twentieth century: Money, power and the origins of our times. Verso.
Cooley, A. (2012). Great games, local rules: The new great power contest in Central Asia. Oxford University Press.
Freeman, C., & Louçã, F. (2001). As time goes by: From the industrial revolutions to the information revolution. Oxford University Press.
Kaczmarski
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



