Suçluyu Kahramanlaştırmak: Tarihi Çarpıtma

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Suçluyu Kahramanlaştırmak: Tarihi Çarpıtma

Ülkücülük kimliğini öne çıkararak, “vatan, millet, bayrak” gibi söylemlerle suçluları romantize etme çabası ve kurşunları kahramanlaştırma durumu, toplumun bu konudaki duruşunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Önemli olan, devlet adına işlenmiş suçların aklanması girişimlerinin, başka coğrafyalarda bizimki gibi açık bir şekilde, filmlerle, türkülerle ve övgülerle yapılamayacağıdır.

Devletler bazen mafya gibi işleyebilir; evet, elinde yasal imkânlar ve dokunulmazlıklar bulunan mafyalar da vardır. Ancak çoğu devlet, bu durumu vatandaşlarının gözünden gizlemeye gayret eder.

Toplumun bir kesiminin bile canını yakan bir katili destekleme gafletine düşmesi söz konusu değildir; buna ihtiyaç duymaz. Tetikçi, görevini yerine getirmiştir ve yetkililer üzerlerine düşen ‘yas görevi’ni yerine getirmiştir. Suçlu bulunsa da bulunmasa da asla devlet yetkililerince muhatap alınmamıştır. Ancak bizde, tam tersine, devlet katiline sahip çıkar! Cezaevinde geçirdiği yıllarda dahi kendi adamına saygıda kusur etmez, onu güçsüz bırakmaz. Hatta “iade-i itibar” adı altında birçok karanlık figür, devlet yetkilileri ve siyasi erkler tarafından ödüllendirilmiştir; gözlerimizin önünde pozlar verilmiştir.

Bu durumun utancı, hepimizi yakmaktadır.

Tansu Çiller’in “Bu millet uğruna, bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de bizim için her zaman saygıyla anılır, şereflidir” sözü gibi, siyaseten açıkça sahiplenilen bu “yeraltı dünyası” insanları, Türkiye’nin karanlık dönemlerinin baş aktörleri, müsebbipleri veya piyonları olmuştur.

Geçtiğimiz günlerde Devlet Bahçeli’nin övgüyle andığı “Yeraltı” isimli diziyi de, onun bakış açısından meseleyi anlamak amacıyla izlemeye başladım.

Gördüklerim, bir kez daha netleşmemi sağladı; asit kuyularında insanları yakan, kurşun sıkmakta ve adam öldürmekte usta, fakat aynı zamanda vatansever olarak resmedilen bu kişiler, toplumda “iyi insanlar” olarak öne çıkmaktadır.

Biraz psikopatlıkları vardır ama bu durumlarının tatlı bir yanı da vardır. Her türlü suçu işleyebilirler ama milliyetçilikleri nedeniyle iç piyasada uyuşturucu satmazlar; satanı da cezalandırırlar. İşkence ederler ama her zaman haklı bir nedenleri vardır; boğarak öldürürler, beton dökerler ama bir yandan da sevimli, yufka yürekli olarak resmedilirler. Terse düştüklerinde gözyaşına bakmazlar ama sevdiklerine de güzel davranırlar.

Bu romantize edilmiş kahramanlık hikayeleri, “Kurtlar Vadisi” gibi diziler ve filmler aracılığıyla, bu karanlık figürlerin toplumda benimsenmesini ve sevilmesini sağlamaktadır.

Bu karakterler, ihtiyaç sahiplerine maddi destek sağlamakla tanınan yardımseverlerdir. Kendi mahallelerinde veya ortamlarında, tüm dertleri çözen kişiler olarak gösterilmektedir. Sonuç olarak, bu ülkede Alaattin Çakıcı ve Sedat Peker gibi figürleri seven, onları milliyetçi ve vatansever olarak görenler hiç de az değildir.

Büyük bir ikilem var; kim kime göre suçlu, hangi kurşun nerede sıkıldı da cinayet sayılacak? Biz bu kişilerin memlekete zarar verdiğini söylerken, birileri de vatan için hizmet ettiğini iddia eder.

Bu hizmetten görülen bir yarar yoktur ama o hizmete olan saygı bitmez! Bugün barış sağlamak adına mücadele verdiğimiz savaşları başlatanlar arasında, bu kişiler ve yaşattıkları mağduriyetler de bulunmaktadır. Eze eze, döve döve, öldüre öldüre suç işleyen bir dünyadan bahsediyoruz. Fotoğrafı net çekmek önemlidir!

Peki, bu kadar lafı neden ettim?

Çünkü 20 Mart’ta vizyona girecek “Çatlı” adlı sinema filmi, Abdullah Çatlı’nın cesur ve vatansever bir kahraman olarak sunulmasını amaçlıyor. Ailesi, yıllardır itibarı zedelenmiş olan Çatlı’ya “iade-i itibar” sağlamak için heyecanlı. Onlar, babalarının uğradığı haksız ithamların bu filmle son bulabileceğine inanıyor. Ancak bir aile olarak, insan bazen yüzleşmeyi gerçekleştiremeyebilir.

Ancak 70’lerde “komünizmle mücadele” adı altında öldürülen gençlerin, 80’lerde gerçekleştirilen kontrgerilla eylemlerinin, Kürtlere yönelik faili meçhul cinayetlerin ve asit kuyularının üzerini örtmeden, Çatlı hakkında bir film yapmanın ahlaki olup olmadığını sorgulamak gerekir.

Sevdiğiniz birini sevebilirsiniz, ancak onun eylemlerinin yol açtığı, hayatları yok eden gerçeği göz ardı etmek saygısızlıktır. Toplumun önüne “Çatlı bir kahraman” diye çıkmak, birçok hayatı yok eden eylemlerin odağındaki bir ismi aklama girişimidir.

Binlerce ölümün yaşandığı 80’ler ve 90’lar Türkiye’sinin aktörlerinden Abdullah Çatlı, filmin afişlerinde “Milletimin kimliğine zeval gelmesin diye 18 yıl kimliksiz yaşadım” ve “Bana C4 verin, Eyfel’i yerle bir edeyim albayım” gibi sözlerle hatırlanacaksa, bu nasıl bir tarih anlayışıdır?

Film, Çatlı’nın ‘Reis’ olarak anıldığı, Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı olduğu 80’li yıllarını ele alacak; yani doğrudan solcu avı yıllarını. 90’lara ulaşamamış olmaları, işin içinden çıkmakta zorlandıklarından kaynaklanıyor olabilir.

Susurluk konusuna gelindiğinde, nasıl bir anlatının hazırlanacağı merak konusudur; muhtemelen o kısım flu kalacaktır.

Peki, bu unsurlardan yoksun bir şekilde anlatılan kişi Çatlı mı olacak, yoksa yakınlarının gönlünü okşayacak başka biri mi?

Bahçelievler Katliamı, faili meçhul cinayetler, mafya ilişkileri ve siyasetçilerle olan karanlık bağlantılar olmadan Abdullah Çatlı’yı nasıl tartışabiliriz?

Bu film, Çatlı ve benzerlerinin mağdur ettiği, bazıları hâlâ bulunamamış cesetleri olan insanların anısına hakarettir.

Barışların yolu, öncelikle hakikatleri kabul etmekten geçer. Normalleşme, ilk adımda hakikati kabul ederek başlayabilir; karşı tarafı anlayarak ve hassasiyetlerini gözeterek ilerlenmelidir.

Yaşanan karanlık dönemler ve kaybedilen insanların anısına saygı gereği, bu filmin protesto edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Abdullah Çatlı ve onun dünyası yerine, sadece Bahçelievler Katliamı’nı gerçekleştiren Haluk Kırcı’nın “Zamanı Süzerken” adlı kitabını okuyun. Kı

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın