
Trabzon Meydan Parkı’nın karşısındaki bir binanın 4. katında yer alan Devlet İstatistik Ofisi ile tanışmam, henüz 12 yaşındaydım. Yıllık rapor, standart bir kitap boyutunun dört katı kadar büyük ve Türkiye’yi detaylı bir şekilde anlatan kapsamlı bir çalışmaydı. Tanıdığım müdür beyin bana hediye ettiği bu raporu ortaokul 1. sınıfta uzun süre inceleyip anlamaya çalıştım. Bu sayede iller, ilçeler, nüfus, üretim, tarım ve ekonomi gibi birçok konuda zengin bilgilere ulaşma fırsatım oldu. Ülkemi daha iyi tanıdıkça, farklı verilere olan ilgim giderek arttı. Bu merakım, lise sonuna kadar devam etti; o yıllıklara ulaşmak için sık sık ziyaretler gerçekleştirdim ve farklı küçük raporlar temin ettim. Trabzon’dan başlayarak Karadeniz ve diğer şehirleri verilerle anlamak, bana birçok şey kazandırdı.
O dönemde, devlet kurumlarına duyulan güven yüksekti. Devletin bir kurumu veri paylaşıyorsa, bu durumun “kesinlikle güvenilir” olduğu inancı, vatandaşa önemli bir güvence sağlıyordu.
Günümüzde ise, kurumların toplum nezdinde güven kaybetmesi mevcut hükümet için utanç verici bir durum haline gelmiştir. İnanılmayan ve güvenilmeyen, hatta halkı kandırmaya kadar varan bir duruma düşen, vergilerle beslenen ancak millete zarar veren devlet kurumları arasında TRT, Anadolu Ajansı, TÜİK ve İletişim Başkanlığı öne çıkmaktadır. Ne yazık ki, kamu bankaları ve birçok kamu kurumu da bu listeye eklenebilir.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi önemli bir verinin merkezi, şu anki durumuyla oldukça dikkat çekicidir. Ekonomi başta olmak üzere birçok alanda etkin rol oynayan bu kurum, ülkemize zarar vermektedir. Siyasetin etkisi altında olan bu kurumların güvenilirliği, adalete olan inancın %80’in altına düştüğü bir ortamda, toplumun her kuruma olan güveninin sarsılması kimseyi şaşırtmamalıdır.
Çocukluğumda tanıdığım ve daha sonra TÜİK olarak bilinen kurum, ülkemizin 2025 yılı nüfus verilerini açıklamıştır. Bu veriler üzerinden bazı tespitlerimi paylaşmak istiyorum:
Son 3-4 yıldır “86 milyon vatandaşımız” ifadesini kullandığımı biliyorsunuz. Türkiye nüfusunun 2025 sonu itibariyle 86.092.168’e ulaşacağı açıklanmıştır. İstanbul’un nüfusunun 17.754.053 olması, özellikle son 7-8 yıldır azalan veya durağan bir seyir izlediğini gösteriyor. Son bir yıldaki artış ise binde 3.33 olarak gerçekleşmiştir. İstanbul’daki gerçek nüfus durumu ise su tüketimi üzerinden daha iyi anlaşılmaktadır. Sığınmacıların etkisi ve nüfus verisi içinde yer almayan, İstanbul’da ikamet etmeyen kitleler (özellikle üniversite öğrencileri) ile birlikte, fiili nüfusun 18 milyonun üzerinde olduğu gerçeği ortadadır.
Geçtiğimiz haftalarda Sanayi ve Teknoloji Bakanı, İstanbul başta olmak üzere Marmara’da sanayi yatırımlarının başka bölgelere kaydırılacağını ifade etmiştir. Ancak bu açıklama, plansız ve programsız bir yaklaşımın ürünü olarak değerlendirilebilir. Marmara Bölgesi’nde sanayi bölgelerinin azaltılmasına yönelik herhangi bir çalışma ya da çevre ve şehircilik ilkelerine dair bir plan bulunmamaktadır. 24 yıllık iktidar, bu tür söylemleri sıkça dile getirmiş, ancak uygulama yapmamıştır.
Bu iktidar döneminde, Türkiye’nin nüfusundan üretime, ithalattan ihracata kadar birçok alanın tek bir bölgeye sıkıştırıldığını görmekteyiz. Plansızlık, yoksullaşma ve tarımdaki düzensizlik, bölgeler arasındaki uçurumun yanı sıra birçok sorunun temelini oluşturmuştur. 24 yıllık iktidar, fırsat olma yerine enflasyon, işsizlik, adaletsizlik, eğitim ve tarım gibi alanlarda Türkiye’yi derin bir krize sürüklemiştir.
Marmara Bölgesi’nde sanayi bölgelerinin stratejik bir akılla Türkiye’ye yayılması gerektiği gibi, deprem hazırlığı ve çevresel sorunlarla da ilgili ciddi adımlar atılması gerekmektedir. Ancak mevcut iktidar, bu sorunları büyütmekten başka bir şey yapmamıştır.
Son TÜİK verileri, İstanbul ile birlikte Tekirdağ, Kocaeli ve Bursa gibi şehirlerde yoğun nüfus artışının sürdüğünü göstermektedir. Bu artışın en önemli nedeni, bölgede büyütülen sanayi yatırımlarıdır. Ancak stratejik planlama eksikliği, trafik sorunları ve çevresel sorunlarla geri dönüşü olmayan sorunlar doğurmuştur.
İstanbul’a baktığımızda, son 10 yılda Kuzey Ormanları’ndan Marmara kıyılarına kadar uzanan çevresel talan ve yağma gerçeği ile karşı karşıyayız. Rant odaklı politikalar, şehrin üstüne birçok sorunun yüklenmesine yol açmıştır.
Bu durum, mevcut iktidarın bilimi devre dışı bıraktığını ve şeffaflıktan uzak bir anlayışla hareket ettiğini göstermektedir. Bu anlayış, bir avuç insanın zenginleşmesine yol açarken, halka geri dönülmez çevresel sorunlar ve maddi kayıplar yaşatmaktadır.
Tarihe not düşelim; İstanbul’un temel sorunları DEPREM, ULAŞIM ve EKONOMİ gibi kritik konulardır. Bu sorunların yıllardır çözülmemesi, sorumluların hiçbir çözüme katkıda bulunmadığı gibi, mevcut sorunları daha da ağırlaştırmıştır.
Son 3-4 yılda Kanal İstanbul ve askeri alanlarla lüks konut projeleri, İstanbul’a ek bir nüfus yükü getirecektir. Bu durum, stratejik eşitsizlik ve adaletsizlik açısından da dikkat çekmektedir.
Stratejik veriler ve adaletsizlik konusuna değinmek gerekirse:
En genç şehrimiz Şanlıurfa, 21.8 yaş ortalaması ile dikkat çekerken, en yaşlı nüfusa sahip şehir ise Sinop’tur ve ortalaması 44’tür. 20’li yaş ortalamasına sahip 14 il, Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde yer alması ise önemlidir. Ancak bu genç nüfusa sahip illerin, milli gelirden aldıkları pay, kişi başı gelir ve eğitim-sağlık hizmetlerinde ülkenin en alt sıralarında yer alması oldukça üzücüdür.
Bu bulgular, 24 yıllık iktidarın çökmüş, üretemeyen, yaşlanmış, liyakatsiz bir ortam yarattığını gözler önüne sermektedir. Türkiye, 21. yüzyılın ihtiyaçlarına uygun olarak kalkınmadan adalete, eğitimden tarıma, sanayiye ve teknolojiye kadar büyük bir atılım yapmak zorundadır.
Kurumlara güvenin %10’lara, adalete güvenin %20’lere düştüğü; erken seçim talebinin %68’e çıktığı ve ekonomik gidişatın daha kötü olacağına inananların oranının %75’i bulduğu bir Türkiye’de, muhalefetin güvenilir bir erken seçim çağrısını güçlü bir şekilde ortaya koyması gerekmektedir.
Okuyucu Yorumları0
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!



