Türk İş Dünyası’ndan AB’ye Paradigma Değişikliği Çağrısı

Haber MerkeziHaber Merkezi
0 okunma
Türk İş Dünyası’ndan AB’ye Paradigma Değişikliği Çağrısı

DEİK Avrupa İş Konseyleri, Türk şirketleri ve girişimcilerini temsil ederek Almanya’da yayımlanan Bild gazetesinde tam sayfa bir ilan yayımladı. Bu ilanda, Almanya Başbakanı Merz’e Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyeliği için bir “paradigma değişikliği” yapılması gerektiği ifade edildi.

Türkiye’nin AB üyeliği, Avrupa’nın “stratejik otonomisi ve küresel güç olma iddiası bakımından” da kaçınılmaz hale gelmiş görünüyor!

“Türkiye’nin demokrasi ve hukuk karnesine bakmaktan vazgeçin” demektense “paradigmayı değiştirin” demek, daha kibar bir yaklaşım olarak öne çıkıyor.

Eğer “helvaya helva deselerdi”, bu durum oldukça çiğ bir tavır olurdu.

İş insanları, tabi ki yatırımlarını ve servetlerinin geleceğini düşünmekte haklılar.

Ancak, AB’nin “paradigma değiştirerek” Türkiye’yi üye olarak kabul etmesi umuduna kapılmak, gerçekçi bir beklenti değil.

Türkiye, AB üyeliği fırsatını iki kez geri çevirdi; benzeri bir fırsatın tekrar ortaya çıkabilmesi için ise Avrupa’daki siyasi atmosferin tamamen değişmesi gerekecek.

80 milyonluk, din ve kültür açısından farklı bir ülkeyi AB bünyesine katmaya hevesli bir siyasi iklimin ne zaman ortaya çıkabileceği merak konusu.

Gelecek için öngörülerde bulunmak pek mümkün görünmüyor.

Yatırımlarını ve servetlerini korumak isteyen iş insanları için öncelikle Türkiye’nin “paradigma değiştirmesi” şart.

Bu durumda, mektubun muhatabı aslında Almanya Başbakanı Merz değil, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan olmalı.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunların kökeni, Erdoğan’ın tek adam yönetimi ve hukukun, iktidar tarafından bir silah olarak kullanılmasıdır.

AB’ye “gözlerinizi kapatın, bizi üye yapın” demek yerine, Erdoğan’a “Türkiye’nin hukuk sistemini AB standartlarına çıkarın” demek daha mantıklı olurdu.

AB üyeliği hedefinin geçmişte pek çok faydası oldu; bu hedefin kaybolmamasını istemek de anlaşılır bir durum.

Ancak o dönemi geride bıraktık; Erdoğan, önüne çıkan önemli fırsatları ideolojik saplantıları ve siyasi amaçları doğrultusunda bir kenara atmakta tereddüt etmedi.

Türkiye’nin siyasi ve ekonomik olarak normale dönebilmesi için hukukun bir silah olarak kullanılmasından vazgeçilmelidir.

Bu nedenle, kalemi eline almışken bir mektup da Erdoğan’a yazmaları faydalı olabilir!

Ne dersiniz? “Buna cesaret edemezler” mi dediniz aklınızdan?

Ben de bunu savunuyorum; sorunun kaynağı bu noktada yatıyor!

***

Türkiye’de “onlar, bunlar” gibi tanımlanan “ötekiler” var. Bu durum, iç cepheyi bu “ötekilere” karşı kurma ihtiyacını doğuruyor. Bu cepheyi korumanın önemi büyük. Zira Türkiye’de bazı bireylere karşı “düşman hukuku” uygulandığı da bu sebepledir.

Recep Tayyip Erdoğan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, savunma sanayisi fuarının açılışında yaptığı konuşmada, ulusal güvenliğin yalnızca savunma sanayisiyle değil, toplumun birlik ve beraberliğiyle de doğrudan ilgili olduğunu belirtti. “İç cephede gedik açılmışsa, millet ayakta kalamaz” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve koalisyon ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, zaman zaman bu “iç cephe” kavramına değinmektedir.

Bu sözlere kulak veren bazı kişiler, bu politikacıların toplumda demokratik bir uzlaşma sağlamak istediklerini düşünebilirler.

Ancak burada ihmal edilen bir gerçek var; bir yerde bir “cephe” varsa, bu mutlaka birilerine karşı kurulmuş olmalıdır.

Eğer bu “birileri” yoksa, cephe kurmaya da gerek yoktur.

“Hep birlikte karşı durulacak” olanlar kimlerdir?

İktidar koalisyonunun yöneticileri, bugüne dek kullandıkları söylemlere bakıldığında, bu ülkede “onlar, bunlar” diye tanımlanabilecek “ötekiler” bulunduğunu ortaya koyuyor.

Bu durumda, iç cephe bu “ötekilere” karşı kurulmuş bir cephe! Ve bu cepheyi zayıflatmamak gerekir.

Zaten günümüzde Türkiye’de bazı bireylere karşı “düşman hukuku” uygulanmasının sebeplerinden biri de budur.

Örneğin, Akbelen’de köyünün hukukunu savunmaya çalışan Esra Işık, “güvenlik görevlisine görevini yaptırmamak için direnme” suçlamasıyla gözaltına alınıp tutuklandı; bu da düşman hukuku uygulamasının bir örneğidir.

Osman Kavala, Tayfun Kahraman, Can Atalay ve Çiğdem Mater gibi isimler de benzer durumlarla karşı karşıyadır.

Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ da aynı zihniyetin kurbanları olarak hapiste bulunuyor.

1 Mayıs gösterilerinde polis şiddetine maruz kalanları, hakları ödenmeyen işçileri ve hak aradıkları için polis ve jandarmadan şiddet gören sendikacıları da unutmamak gerekir.

Bahsedilen “iç cephe”, bu bireylere karşı kurulmuş bir cephe niteliği taşımaktadır.

Amacı ise “milli birlik ve beraberlik” değil, Erdoğan’ın tek adam yönetiminin sürdürülmesidir.

Okuyucu Yorumları0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk görüşü siz paylaşın!

Yeni Bir Yorum Bırakın